BELİMDE DEĞİL SİSTEMDE KAYMA VAR!
MR’ım Temiz, Ben Niye Sürünüyorum?
E-Nabız’a göre sapasağlamım. Ayağıma göre ise vedalaşabiliriz.
Türkiye’de sağlık sistemiyle ilişkiniz bazen toksik bir sevgili ilişkisine benziyor.
Size önce umut veriyor…
Sonra ortada bırakıyor…
En sonunda da “sen yanlış anlamışsın” hissi yaşatıyor.
Ben bunu romantik bir benzetme olsun diye söylemiyorum.
Bizzat yaşadım.
Sol ayağımda günlerdir tarif edilemez bir ağrı.
Öyle “bir sıcak su torbası koy geçer” ağrısı değil.
Öyle “bir ağrı kesici al dinlen” ağrısı hiç değil.
Bu bildiğiniz, insanın kendi omurgasına küfür ettiren türden bir ağrı.
Ayağım incelmeye başlamış.
Yürürken ayağımı sürüklüyorum.
Yani vücudum resmen bana,
“Abla biz içeride çoktan iflas ettik, sen hâlâ günlük hayatına devam etmeye çalışıyorsun” diyor.
Ama tabii bu ülkede hasta olmak yetmiyor.
Bir de randevu bulabilmeniz gerekiyor.
Zar zor, güç bela doktordan randevu buldum.
MR çekilmem gerekti.
Ve ben bu medeniyet harikasına ulaşabilmek için sabahın 4.30’unda hastaneye gitmek zorunda kaldım.
Bakın, bazı insanlar o saatte sabah namazına kalkar.
Bazıları spora gider.
Bazıları meditasyon yapar.
Ben ise omurgamla vedalaşmak üzere MR kuyruğundaydım.
MR çekildi.
Şimdi normal bir ülkede ne beklersiniz?
Sonuç çıkar, doktor bakar, tedavi başlar.
Ama burası Türkiye.
Burada önce sistemle mücadele, sonra hastalıkla mücadele edilir.
Sonuçların e-Nabız’a düşmesi gerekiyordu.
Tabii ki düşmedi.
Niye düşsün?
Vatandaşın işini kolaylaştırmak gibi gereksiz bir lüksümüz mü var?
En sonunda bir dosttan rica ettim, aracı koyduk, torpil devreye girdi, ancak o şekilde MR görüntülerim sisteme düştü.
Yani özetle:
Benim belimdeki fıtık kadar,
bu memlekette işler de yerinden çıkmış.
Sonra geldik olayın en komik, en trajik, en “bu kadar da olmaz” noktasına.
MR raporunu açıyorsunuz.
Okuyorsunuz.
Ve çıkan sonuç şu minvalde:
“Basit düzeyde bel fıtığı. Fizik tedaviyle toparlar.”
Bir an insanın içi rahatlıyor.
“Ha tamam,” diyorsun,
“Demek ki ben abarttım.
Demek ki ayağımı sürüklemem biraz dramatik bir tercihmiş.”
Fakat Allah’tan aile dostumuz, alanında uzman bir beyin cerrahı var.
Raporu okudu.
Güldü.
Bu noktada ben de güldüm tabii.
Çünkü insan bazen ağlayacağı yerde güler.
Özellikle de memlekette yaşıyorsa.
Ama sonra MR görüntülerini açtı.
Gerçek filme orada girdik.
Bir baktı…
Sonra bana dönüp özetle şunu söyledi:
“Bu iş fizik tedaviyle geçecek bir şey değil.
Burada ciddi bir sinir baskısı var.
5-6 saatlik operasyon gerekir.
5-6 gün hastane bakımı olur.
10 gün yatak istirahati gerekir.
Yaklaşık 6 hafta da doğru düzgün yürüyemezsin.”
Şimdi burada çok önemli bir soru soruyorum:
Hangisine inanacağız?
Rapora mı?
Görüntüye mi?
Sisteme mi?
Uzmanlığa mı?
E-Nabız’a mı?
Yoksa benim sürünen ayağıma mı?
Çünkü kağıt diyor ki:
“Bir şeyin yok.”
Benim sinirim diyor ki:
“Abla ben ezildim.”
Ayağım diyor ki:
“Ben artık ekipten ayrılıyorum.”
Doktor diyor ki:
“Bu ciddi.”
Rapor diyor ki:
“Biraz fizik tedavi, biraz pilates, biraz da hayat enerjisi…”
Şaka gibi ama değil.
Ve tam burada asıl mesele başlıyor.
Biz yıllardır teknolojiyle övünüyoruz.
Dijitalleşme, sistemleşme, sağlıkta dönüşüm, yapay zekâ, akıllı çözümler, hızlı erişim…
Peki sonuç?
Bir insanın ameliyatlık belini,
“hafif fıtık” diye sisteme yükleyen bir düzen.
Bakın, ben burada teknolojiye kızmıyorum.
Tam tersine.
Ben artık şunu çok net görüyorum:
Yapay zekâ, işini ciddiye almayan insanlardan daha az tehlikeli olabilir.
Çünkü yapay zekâ en azından utanmadan hata yaptığını iddia etmez.
Ama bazı insanlar, ellerinde rapor, sırtlarında unvan, önlerinde ekran,
bir hayatı yanlış yorumlayabiliyor.
Ve bunun bedelini kim ödüyor?
Hasta.
Yani ben.
Yani sen.
Yani yarın MR sonucu “çok önemli bir şey yok” denilen ama aslında içeride felaket yaşayan herkes.
Burada mesele sadece benim belim değil.
Burada mesele şu:
Bu ülkede bazen teşhis değil, tanıdık kurtarıyor.
Eğer o uzman doktora ulaşamasaydım ne olacaktı?
Ben “basit fıtık” diye evime gönderilecektim.
Belki fizik tedaviye başlayacaktım.
Belki daha fazla hasar alacaktım.
Belki sinir kaybım ilerleyecekti.
Belki kalıcı bir tabloya gidecektim.
Ama sistem kağıt üstünde çok başarılı olacaktı.
Çünkü kağıtta herkes iyi.
Türkiye’de zaten kağıt üstünde her şey çok güzel.
Ekonomi toparlanıyor.
Adalet işliyor.
Sistem çalışıyor.
MR raporları doğru.
Vatandaş memnun.
Bir tek vatandaşın kendisi memnun değil.
Ben bugün belimdeki kaymayı, patlayan fıtığı, ayağımdaki güç kaybını ve yürüyememeyi anlatırken aslında sadece bir sağlık hikâyesi anlatmıyorum.
Ben şunu anlatıyorum:
Bu ülkede bazen insan kendi bedenini, sistemden daha iyi biliyor.
Canın yanıyorsa,
ayağın sürükleniyorsa,
gece uyutmayan bir ağrı varsa,
bir şeyler ters gidiyorsa…
Sana “bir şeyin yok” diyen rapora değil,
o gerçeği gören doğru uzmana git.
Çünkü bazen rapor sadece yazıdır.
Ama görüntü gerçektir.
Ve bazen en doğru teşhis,
ekranda değil,
insanın çektiği acının içinde saklıdır.
Benim MR’ım temizmiş.
Sadece ben yürüyemiyormuşum.
Ne kadar da küçük bir detay, değil mi?
Bu memlekette bazen hastalığınızdan önce, raporunuzu tedavi ettirmeniz gerekiyor.