Türkiye’de Güven Erozyonu: Bir Medeniyetin Manevi Çözülüşü

​Giriş: Görünmez Kenetin Çözülüşü ve "Emin" Olma Paradoksu

​Bir toplumu ayakta tutan asıl mukavemet; toprağa gömülen beton temellerde ya da göğe yükselen binaların soğuk ihtişamında değil, ruhun ruhla kurduğu o köklü ve sarsılmaz itimat duygusundadır. İslam medeniyet tasavvurunun asıl harcı, bir ferdin diğerinin gözlerine bakarken duyduğu o dilsiz ama güvenli emniyet hissidir.

​Bugün Türkiye, %10-14 bandına hapsolmuş genel güven oranıyla sadece iktisadi bir sarsıntıyla değil; toplumsal binayı ayakta tutan ana taşıyıcıların içten içe çürüdüğü, tarihin en kritik "manevi ve sosyal çözülme" süreciyle karşı karşıyadır.

​Francis Fukuyama’nın refahın gizli yakıtı olarak tariflediği o "sosyal sermaye", yani bireyleri birbirine eklemleyen o görünmez kenet; yerini kaynağı belirsiz bir korku sarmalına terk etmiştir. Vatandaşın esnafa, seçmenin kurumlara, komşunun komşuya bir yabancı —hatta potansiyel bir tehdit— nazarıyla baktığı bu atmosferde; sadece iktisadi verilerimiz değil, bir arada yaşama irademiz de ağır bir "güvensizlik zindanına" mahkûm edilmektedir. İslam literatüründe "selamet" (esenlik) ile anlam bulan bu toplumsal itimat çekildiğinde; hayat artık bir Medeniyet Ufku değil, pusulanın yitirildiği ve herkesin birbirine yabancılaştığı bir İçtimai Fetret Karanlığına dönüşmektedir.

​1. İmani Özden Şekilci Kimliğe Savruluş: 'Emin' Sıfatından 'Kimliksel Kılıf'a

​Güveni kaybettiğimiz ilk durak; ahlakın berrak pınarından kopup, şeklin dar ve soğuk kalıplarına hapsolduğumuz o kırılma anıydı. Dinimiz İslam’ın nirengi noktası olan ve Hz. Peygamber’in nübüvvetinden dahi önce kuşandığı o en büyük mirası, yani "el-emin" (güvenilir olma) vasfı; günümüzde ne yazık ki yerini sadece ritüellere odaklanan ruhsuz bir "kimlik dindarlığına" bırakmıştır.

​Ahlakın Parçalanması: Dürüstlük, ahde vefa ve hakkaniyet gibi evrensel erdemler; sloganik söylemlerin ve politik sembollerin gölgesinde solmaya yüz tutmuştur. Din; toplumsal bir uzlaşı zemini oluşturmak yerine, "bizim mahalle" ve "ötekiler" arasındaki uçurumu derinleştiren keskin bir sınır çizgisine dönüştürülmüştür.

​Asabiye ve Adalet Kaybı: Cenab-ı Allah’ın "Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin" (Maide, 8) emr-i ilahisi; yerini kendi grubundan olanın hatasını örtme ve bizden olana imtiyaz sağlama anlayışına terk etmiştir. Dindarlık algısı ahlaki bir karakter inşasından ziyade bir güç odağına aidiyet gösterme yarışına dönüştüğü içindir ki; dürüstlük kutsal bir emanet olmaktan çıkıp sadece "bizden olana" sunulan bir ayrıcalık haline gelmiştir.

​2. Asabiye Körlüğü ve "Ganimet" Kültürü

​İbn-i Haldun’un asırlar önce Mukaddime’de işaret ettiği toplumsal dayanışma ruhu (asabiye), bir medeniyeti ayakta tutan asıl kuvvettir. Ancak bu bağ, sadece "kendi grubunu kayırma" seviyesinde kaldığında, devleti ve toplumu yıkan müzmin bir maraza dönüşmektedir. Türkiye bugün bu "dar asabiye"nin pençesinde; kamusal alanı ortak bir vatan toprağı değil, ele geçirilmesi gereken bir "ganimet sahası" olarak görmenin bedelini ödemektedir.

​Emanet Şuurunun ve Liyakatin Kaybı: İbn-i Haldun, devletlerin çöküşünü liyakatin yerini "yakın çevreyi kayırma" aldığında başlatır. İslam siyasetinde kamu görevi, kişiye bir üstünlük sağlayan mülk değil; omuzlarına binen ağır bir emanettir. Ancak devlet imkânlarının ehliyetli eller yerine aidiyet duyulan gruplara birer "mevzi" olarak dağıtılması, toplumsal adaleti ve mülkün temelini felç etmiştir.

​"Ümran"dan "Bedevileşme"ye Dönüş: Bir medeniyetin (Ümran) zirvesi, güven ve adaletin tesisidir. Vatandaşlar topluluğundan, birbirine pusu kuran "kabileler federasyonu"na evrildiğimiz o an, ortak geleceğimize dair beslediğimiz o masum itimadı da feda ettik. İbn-i Haldun'un deyimiyle; zulüm ve adaletsizlik medeniyetin harap olmasına sebeptir. Kolektif çıkarın yerini bencilce bir yağma kültürü aldığında, güvenin kökleri sosyal bir çöküşün ortasında kurumaya mahkûm olmuştur.

​3. Bir Savunma Mekanizması Olarak "Zekâ Sapması"

​Güveni asıl yitirdiğimiz zemin; adaletin tecelligahı olması gereken mahkemeler, kurumlar ve o soğuk mülakat salonlarıdır. Hukukun güce veya siyasi rüzgâra göre esnediği bir düzende güven kişiselleşir ve keyfileşir; bu durum ise toplumun adalet duygusunda onarılmaz yaralar açmaktadır.

​Özellikle kamu personel alımlarında ehliyetin yerini sadakatin ve referansın alması liyakatli damarlarımızı kuruturken, dürüstlük bir erdem olmaktan çıkıp bir "zafiyet" olarak yaftalanmaya başlanmıştır. Bir gencin emeğinin bir "tanıdık" vasıtasıyla gasp edilmesi, İslam’ın en büyük kırmızı çizgisi olan "kul hakkı"nın kurumsallaşmasından başka bir şey değildir.

​Vatandaş, "Hakkımı ararsam alamam, o halde bir dayı bulmalıyım" duygusuna kapıldığı an, onurlu bir fert olmaktan çıkıp hayatta kalmaya çalışan bir "zekâ sapmasına" (kurnazlığa) dönüşmektedir. "Herkes birbirini kandırıyor, o halde ben de kandırmalıyım" zehri toplumsal bir savunma mekanizması olarak meşrulaştığında, toplumsal ruhumuzun son kalesi de böylece yıkılmış olmaktadır.

​4. Güveni Yeniden Oluşturmak

​Güvenin yeniden oluşturulması, eğreti pansumanlarla değil; radikal ve samimi bir zihniyet inkılabıyla mümkündür. Bu yol haritası üç temel sütun üzerine yükselmelidir:

​Hukukta Mutlak Eşitlik (Kıst): Adaletin bir sığınak olduğu, güce göre yön değiştirmediği bir sistem güvenin can suyudur. Vatandaşın, karşısındaki güç kim olursa olsun "mahkemede hakkımı alırım" diyebilmesi; İslam'daki "can, mal ve nesil emniyeti"nin hukuk eliyle teminat altına alınmasıdır.

​Radikal Liyakat Devrimi: Kamu yönetiminde mülakat gibi sübjektif perdelerin kaldırılması, devlet ile vatandaş arasındaki "hak yeme" algısını yıkacak tek çaredir. "Emaneti ehline vermek" (Nisa, 58) bir siyasi vaat değil, anayasal bir zorunluluk haline getirilmelidir.

​Eğitimde Etik Rönesans: Eğitim sistemi sadece teknik beceri değil; "başkasına saygı", "kamu hakkı" ve "toplumsal sorumluluk" odaklı vicdanlı bireyler yetiştirmelidir. Dürüstlüğün en yüksek itibar kaynağı olduğu, çocuk yaşta kalplere perçinlenmelidir.

​Sonuç: Bir Toplumsal Sözleşme ve Vicdan Mukavelesi

​Türkiye’nin önündeki asıl büyük sınav; ne sadece iktisadi bir toparlanma ne de bölgesel bir güç gösterisidir. Asıl mesele, bu toprakların en kadim ve en soylu mirası olan "itimat" duygusunu düştüğü o tozlu yerden yeniden ayağa kaldırmaktır.

​Bir vatandaşın diğerinin adaletinden, sadakatinden ve sözünden emin olmadığı bir iklimde, hiçbir başarı kalıcı bir vatan inşa etmeye yetmeyecektir. Çıkış yolu; "biz" ve "onlar" arasındaki o keskin uçurumu köprüleyecek; ahlakı liyakatle, dindarlığı dürüstlükle ve devleti kayıtsız şartsız adaletle yeniden oluşturacak olan "Yeni Bir Toplumsal Sözleşme"dir.

​Bu sözleşme, kâğıt üzerine atılan imzalardan ziyade, kalpten kalbe kurulan bir vicdan mukavelesi olmak zorundadır. Eğer bugün bu manevi enkazı kaldırmak için harekete geçmezsek; güvenin çekildiği bu topraklar, sadece kurumlarımızı değil, bin yıldır ilmek ilmek işlenen bir arada yaşama irademizi de derin bir kimliksizlik girdabına sürükleyecektir.

​Unutulmamalıdır ki güveni yeniden kazanmak, Türkiye için siyasi bir tercih değil; bir varoluş davası ve asil bir beka meselesidir.

​AHMET KACIR

​Kaynakça

​Acemoğlu, D. & Robinson, J. A. (2012). Why Nations Fail: The Origins of Power, Prosperity, and Poverty. Crown Business.

​Fukuyama, F. (1995). Trust: The Social Virtues and the Creation of Prosperity. Free Press.

​İbn Haldun. (2015). Mukaddime. (Haz. Süleyman Uludağ). Dergah Yayınları.

​North, D. C. (1990). Institutions, Institutional Change and Economic Performance. Cambridge University Press.

​Putnam, R. D. (2000). Bowling Alone: The Collapse and Revival of American Community. Simon & Schuster.

​World Values Survey (WVS). Turkey Longitudinal Analysis (1990-2024).