İstanbul Sözleşmesi: Bir Teslimiyetin Perde Arkası
Giriş
Türk toplumunun temelini oluşturan aile yapısı, son on beş yıllık zaman diliminde planlı ve sistemli bir tasfiye operasyonuna maruz bırakılmıştır. Bu süreç, münferit bir yasal düzenlemeden ibaret olmayıp; devletin dini, hukuki ve siyasi kurumlarının, uluslararası baskı ve dayatmalar doğrultusunda köklü bir değişimle yeniden oluşturulması projesidir. Aile kurumunu hedef alan bu dönüşümün kimler tarafından yürütüldüğü ve hangi stratejik adımlarla hayata geçirildiği, toplum bünyesinde açılan yaraların derinliğini anlamak adına hayati önem taşımaktadır. Bu makalede, söz konusu çözülmenin siyasi, hukuki ve teolojik ayakları, somut veriler ve sorumlu makamlar üzerinden kapsamlı bir analize tabi tutulmaktadır.
I. Bakanlık Düzeyinde Kadro Tasfiyesi
Aile politikalarındaki stratejik kırılma, 2010 yılında dönemin bakanı Selma Aliye Kavaf’ın biyolojik gerçekliği ve fıtratı esas alan duruşuyla başlamıştır. Kavaf’ın eşcinselliği bir "hastalık ve tedavi edilmesi gereken bir durum" olarak tanımlaması, o dönem Avrupa Birliği müktesebatına uyumu hedefleyen siyasi zihniyet tarafından aşılması gereken bir engel olarak görülmüştür. Bu aşamada sergilenen tavır, alelade bir görev değişiminden öte; aileye dair fıtri eksenin bizzat iktidar eliyle kaydırılmasıdır.
Kavaf’ın tasfiyesinin ardından Fatma Şahin’in bakanlık makamına getirilmesi, bu uyum sürecinin en somut aşamasını teşkil eder. Şahin, görevi devraldığı andan itibaren LGBT oluşumlarına resmi bir meşruiyet zemini hazırlamış ve "Eşcinsel haklarının anayasaya girmesine pozitif bakıyorum" ifadesiyle dış kaynaklı planlara olan bağlılığını teyit etmiştir. Bu dönemde hayata geçirilen politikalar, sadece aile sistemine zarar vermekle kalmamış; siyasi teşkilatların içeriğini de dış kaynaklı kriterlere göre sistemli ve programlı bir biçimde değiştirmiştir. Fatma Şahin’in bu süreçteki çabası, daha sonraki siyasi kariyer yükselişinin de gerekçesini oluşturmuştur.
II. İstanbul Sözleşmesi ve Hukuki Tasfiye
İstanbul Sözleşmesi, dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu tarafından, toplumun itirazları ve sosyolojik gerçeklikler dikkate alınmadan hükümet adına imzalanmıştır. Sözleşme metni, Türk toplumunun aile mahremiyetini ve geleneksel değerlerini "önlenmesi gereken birer suç unsuru" ve "ataerkil baskı aracı" olarak tanımlamıştır. Toplumun aile yapısını "katı gelenekler" olarak nitelendiren bu metin; aile yapısının sistemli ve programlı bir biçimde tasfiyesini hedefleyen teslimiyet belgesidir.
Sözleşmenin temelini teşkil eden ve 6284 sayılı yasa ile hukuk sistemine dahil edilen "beyan esası", adaletin temel ilkesi olan masumiyet karinesini ve ispat yükümlülüğünü tamamen hükümsüz kılmıştır. Somut hiçbir delile dayanmayan ithamların mutlak hakikat kabul edilmesi, aile birliğini asılsız suçlamaların insafına terk etmiştir. Bu durum, toplumsal barışı zedelemekle kalmamış, devleti aile mahremiyetinin içine bir baskı unsuru olarak yerleştirmiştir. Feminist ve marjinal oluşumların bu düzenlemeleri "tarihi bir zafer" olarak nitelendirmesi, yapılan müdahalenin asıl amacının aileyi korumak değil, çözülmeyi hızlandırmak olduğunu tescil etmektedir.
III. Diyanet ve İnanç Dünyasını Saran Kuşatma
Toplumsal çözülmenin üçüncü ve en kritik safhası; milletin manevi dayanağı olan Diyanet İşleri Başkanlığı'nın, küresel merkezli feminist söylemlerle itikadi bir kuşatma altına alınmasıdır. Bu süreçte kurum, sadece idari bir dönüşüme uğramamış; İslam'ın aileye ve fıtrata dair hükümleri, küresel dayatmalar ekseninde tahrif edilmiştir.
Özellikle Fatma Şahin döneminde başlayan kadro tasfiyeleriyle birlikte; Diyanet’in irşad faaliyetleri, İstanbul Sözleşmesi’ne dini bir meşruiyet zemini hazırlama gayretine dönüşmüştür. Hutbelerden aile irşad bürolarına kadar sirayet eden bu yaklaşım; münferit bir üslup değişikliği veya lisan tashihi değil; dini kavramların içerikleri boşaltılarak yürütülen sistemli bir muhteva değişimidir. Kurum, inanç değerlerini muhafaza etmek yerine, yabancı ideolojilerin kavramsal çerçevesini İslami terminoloji üzerinden topluma aktarma işlevini üstlenmiştir. Aileyi ilahi nizamından koparan bu yaklaşım, dini inancın aile üzerindeki belirleyiciliğine yönelik doğrudan bir müdahaledir.
IV. Teşkilat Bünyesinde Fıtrat Tahrifatı
Siyasi karar mercilerini ve iktidar partisinin teşkilat yapısını etkisi altına alan bu yeni anlayış; kadının toplumdaki konumunu, erkeğe rakip bir zemine hapsetmiştir. KADEM ve benzeri yapılanmalar vasıtasıyla topluma empoze edilen "güçlü kadın" figürü; aslında aile içi dengeleri altüst eden ve fıtrattaki uyumu ifsat eden bir zihniyeti temsil etmektedir. "Toplumsal cinsiyet adaleti" gibi kavramlarla aile içi dengeleri sarsıntıya uğratan bu yaklaşım, aynı zamanda toplumsal bütünlüğü de ciddi şekilde tehdit etmektedir.
Yerel yönetimlerin, milli ve manevi değerler yerine yabancı isimleri öne çıkarması ve şehrin yerli kimliğini yabancı sembollerle asimile etmesi; bu kültürel sapmanın amacını ortaya koymaktadır. Milli ve manevi kimliğin tasfiyesiyle açılan boşluğun yabancı unsurlarla doldurulmaya çalışılması, toplumu emperyal tahakkümün esaretine mahkum etmektedir.
V. Aslına Dönüş ve Fıtratın Muhafazası
Bugün aile kurumunu hedef alan bu kültürel dayatma, basit bir hukuki düzenleme değil; dış kaynaklı bir zihniyetin toplumsal istila girişimidir. KADEM ve benzeri yapılanmalar eliyle yürütülen bu süreç; kadını fıtratından, erkeği ise mesuliyetinden kopararak aileyi değerlerinden uzaklaştırmayı gaye edinmiştir. Şehirlerimizin kimliğinden teşkilatların zihniyet dünyasına kadar sızan bu emperyal tahakküm, lisandan kimliğe kadar her alanı tahrif ederek dini ve milli varlığımızı tehdit eden bir beka meselesine dönüşmüştür.
Kurtuluş; yabancı kavramların gölgesine sığınmak değil, binlerce yıllık medeniyet mirasımızın bizlere sunduğu ulvi dengeleri yeniden ihya etmektir. Merkezi otorite ve yerel yönetimler; milli ve manevi değerlere yabancı isimleri öne çıkarmaktan vazgeçmeli, fıtratın hakikatine rücu ederek aileyi bu tahribata karşı muhafaza edecek gerçek çözümler ve kalıcı politikalar oluşturmalıdır. Zira aile çözülürse, toplumsal yapının ayakta kalması mümkün olmayacaktır. Artık vakit; ithal kavramlardan sıyrılıp, fıtratı yeniden yegâne ölçü olarak kabul etme vaktidir.
Sonuç
Türkiye’de aile yapısına yönelik yürütülen bu çok katmanlı kuşatmanın failleri, kullandıkları yöntemler ve ardında bıraktıkları yıkımın boyutu hiçbir tartışmaya yer bırakmayacak kadar aşikârdır. Bugün bu dayatmalara karşı duruyormuş gibi görünenlerin; aslında bu sistemin temellerini atan ve taşlarını döşeyen asıl isimler olduğu gerçeği göz ardı edilmemelidir.
Hakikat; dün bu yasaları ve düzenlemeleri büyük bir hararetle savunanların, bugün takındıkları tavırlarla örtülemeyecek kadar meydandadır. Aile sisteminde bu ağır tahribatı oluşturanlar; toplumun istikbalini belirsizliğe terk etmenin mesuliyetiyle, asla aklanamayacak o büyük vebalin altına imzalarını atmışlardır.
AHMET KACIR
Kaynakça
Avrupa Konseyi. (2011). Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi (İstanbul Sözleşmesi).
T.C. Resmi Gazete. (20 Mart 2012). 6284 Sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun. Sayı: 28239.
Martı, H. (2000). Rasûlullah'ın Hanımlarını Konu Alan Rivayetlerin Değerlendirmesi: Kadın Konulu Uydurma Rivayetler. (Yüksek Lisans Tezi, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü).
Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı. (2011-2015). Kadın Statüsü Genel Müdürlüğü Stratejik Plan ve Faaliyet Raporları.
Diyanet İşleri Başkanlığı. (2011). Aile ve Dini Rehberlik Büroları Çalışma Esasları ve Kadın Politikaları Protokol Metinleri.
KADEM. (2014). Toplumsal Cinsiyet Adaleti Kongresi Bildirileri ve Kurumsal Yayınlar.
Basın Arşivi (2010-2011): Selma Aliye Kavaf’ın biyolojik gerçeklik beyanları ve ardından gelen siyasi tasfiye süreci.
Siyasi Parti Kayıtları: AK Parti Kadın Kolları Teşkilat Yapılanma ve Stratejik Planlama Raporları.