Gasp Ekonomisi: Türkiye’nin Sistemli Çöküşü
Giriş: Yanılsamanın Sonu ve Planlı Yıkım
Türkiye ekonomisi, 2026 yılına girerken sadece makroekonomik bir dengesizlik tablosuna değil; modern tarihin gördüğü en kapsamlı "kaynak transferi" operasyonlarından birine sahne olmaktadır. "Büyüme" adı altında kitlelere pazarlanan GSYH rakamları; aslında toplumun geniş kesimlerinin mülksüzleştirilmesi, emeğin sistematik olarak ucuzlatılması ve ülkenin stratejik rezervlerinin eritilmesiyle oluşturulmuş bir yanılsamadan ibarettir. Karşımızdaki bu karanlık tablo; rasyonel iktisat biliminin dışlandığı, hukuk devletinin askıya alındığı ve liyakatin yerini körü körüne bir siyasi sadakate bıraktığı bir sistemin kaçınılmaz ve sert çöküşüdür. Bu çöküş, kontrol dışı gelişen talihsizlikler silsilesi değil; bilakis liyakatin tasfiye edilerek kaynakların belirli bir odağa aktarılmasını hedefleyen bilinçli bir tasarımın, yıllar içinde ilmek ilmek işlenmiş bir sonucudur.
I. Borç Temelli Büyüme ve Parasal Egemenlik Krizi
Türkiye, kendi öz kaynaklarıyla ve teknolojik inovasyonla katma değer oluşturmak yerine; küresel finans sisteminin en maliyetli, en kırılgan ve en kısa vadeli borçlanma araçlarına göbekten bağımlı bir yapıya mahkûm edilmiştir.
Rezervsizlik ve Savunmasızlık: Merkez Bankası’nın "arka kapı" yöntemleriyle gizlice eritilen rezervleri, Türk lirasını her türlü küresel dalgalanmaya karşı tamamen savunmasız bırakmıştır. Bu durum, ülkeyi küresel faiz lobilerinin ve spekülatif sermaye hareketlerinin açık oyun alanı haline getiren bir zemin hazırlamıştır. Swaplar hariç net rezervlerin kronik olarak negatif seyretmesi, bir ülkenin en temel bağımsızlık sembollerinden biri olan parasal egemenliğin fiilen devredilmesi anlamına gelmektedir.
Dış Borç ve KÖİ Projeleri: Kamu Özel İşbirliği (KÖİ) projeleri adı altında halkın sırtına yüklenen döviz bazlı "müşteri garantileri", bütçeyi on yıllar boyunca esir alan bir "modern haraç" sistemine dönüşmüştür. Bu mekanizma; devletin asli görevi olan eğitim ve sağlık bütçesinden çalarak belirli bir imtiyazlı sermaye grubunu finanse eden, toplumun refahını yutan devasa bir kara delik meydana getirmiştir.
II. Mali Zulüm: Modern Bir Mülksüzleştirme Mekanizması
Türkiye’deki mevcut vergi yapısı, kamu hizmetlerini finanse etme amacından koparak alt ve orta sınıftan alınan kaynakların elit bir azınlığa aktarıldığı sistemli bir "gasp mekanizması" olarak kurgulanmıştır.
Ocak 2026 Şoku: 2026 yılının başında asgari ücretin 28.075 TL olarak belirlenmesiyle sunulan "müjdeli" artışlar, henüz çalışanların cebine girmeden etkisini yitirmiştir. İğneden ipliğe her şeye yansıyan yüksek Yeniden Değerleme Oranı (YDO) zamları ve yeni vergi düzenlemeleri, halkın alım gücünde ciddi bir buharlaşma oluşturmuştur.
Dolaylı Vergi Vahşeti: Toplam vergi gelirlerinin yaklaşık %70’inin harcamalar (KDV, ÖTV) üzerinden toplanması, dünyanın en adaletsiz mali yapılarından birini ortaya çıkarmıştır. Bu sistemde bir asgari ücretli; elektrik, su, ulaşım ve temel gıda maddeleri üzerinden, milyar dolarlık holdinglerle oransal olarak aynı, hatta çoğu zaman daha ağır bir yükü taşımaktadır. Bu adaletsizlik, devlet eliyle işlenen bir sosyal cinayettir.
Vergi Afları ve Ahlaki Çöküş: "Vergi Barışı" adı altında piyasaya sürülen aflar, vergisini zamanında ödeyen dürüst mükellefi cezalandıran; kayıt dışılığı ve siyasi yandaşlığı ise ödüllendiren derin bir ahlaki çöküş meydana getirmiştir. Gelir vergisinin yükü, dilim oyunları ve matrah düzenlemeleriyle tamamen bordrolu çalışanın sırtına yıkılarak sermaye sahipleri bu mali yükten fiilen muaf tutulmuştur.
III. Kurumsal Enkaz ve Bilgi Karartma Operasyonu
Ekonomik çöküşün en tehlikeli boyutu; kurumsal hafızanın, veri güvenilirliğinin ve kurum bağımsızlığının yok edilmesidir. Bağımsızlığını yitiren TÜİK gibi kurumların sunduğu, piyasa gerçekliğinden ve mutfak enflasyonundan kopuk veriler, sadece teknik bir hata değildir. Bu durum; emeklinin, memurun ve işçinin maaş zammından sistematik olarak pay çalınmasına yol açan bilinçli bir operasyon niteliği taşımaktadır. Hukuksuzluğun normalleştiği bir ortamda, rasyonel bir yatırım iklimi değil, sadece kısa vadeli bir yağma ve talan ekosistemi inşa edilebilir.
IV. Beşeri Sermayenin İhracı ve Geleceğin Sabotajı
Türkiye, eğitim sistemini niteliksizleştirerek ve akademik özgürlükleri kısıtlayarak aslında kendi geleceğini sabote eden bir yapı kurmuştur. Ülkenin en nitelikli mühendisleri, doktorları ve yazılımcıları; liyakatsizlik ve ekonomik istikrarsızlık nedeniyle yurt dışına gitmektedir. Türkiye, kendi kıt kaynaklarıyla yetiştirdiği en parlak zihinleri gelişmiş ülkelere bedelsiz hibe eden bir "beşeri sermaye donörü" haline gelmiştir. Yanlış ücret politikalarıyla orta sınıf tasfiye edilmiş; toplum, "ayrıcalıklı milyarderler" ve "yaşam savaşı veren kitleler" olarak iki keskin kutba bölünmüştür.
V. Sayısal Yıkımın Anatomisi: Verilerin Karanlık Projeksiyonu
Söz konusu mülksüzleştirme süreci, uluslararası endekslerin ve reel piyasa göstergelerinin ışığında incelendiğinde durumun vahameti çok daha çarpıcı bir hal almaktadır.
Mali Adaletsizliğin Sosyolojik Faturası: Bugün Türkiye, OECD ortalamasının tam zıttı bir vergi kompozisyonuna sahiptir. Gelişmiş ekonomilerde vergilerin büyük çoğunluğu kazançtan alınırken, Türkiye’de bu oran dolaylı vergiler lehine %70’lere ulaşmıştır. Büyük sermaye gruplarına sunulan muafiyet ve istisnaların (vergi harcaması) 3 Trilyon TL sınırına yaklaşması, bütçe açığının asıl kaynağının halkın harcamaları değil, yandaş sermayeye sunulan imtiyazlar olduğunu kanıtlamaktadır.
Derinleşen Uçurum: Gelir adaletsizliğinin en temel ölçütü olan Gini Katsayısı, toplumsal patlama riskini beraberinde getiren bir sosyal cinnet ortamı oluşturmuştur. 2015 yılında çalışan nüfusun %38’i asgari ücretliyken, bugün (Ocak 2026) bu oranın %55’i aşmış olması, Türkiye’nin bir "orta sınıf mezarlığına" dönüştüğünün en sarih belgesidir.
VI. Radikal Çıkış: Enkazdan Yeniden İnşa Planı
Mevcut "hasar gizleme" politikalarıyla kaybedilecek bir saniye dahi kalmamıştır. Türkiye'nin ihtiyacı olan şey, köklü bir zihniyet değişimi ve sistem resetidir:
Kurumsal Devrim: Merkez Bankası, TÜİK, SPK ve BDDK gibi kritik kurumlar anayasal güvenceyle tam bağımsız hale getirilmeli; liyakat esaslı bir yönetim modeli oluşturulmalıdır.
Mali Adalet ve Reform: Temel ihtiyaçlar üzerindeki dolaylı vergiler radikal şekilde düşürülmeli; yüksek servet ve finansal spekülasyon kazançları üzerinden artan oranlı bir "Servet ve Rant Vergisi" hayata geçirilmelidir.
Hukuki Hesaplaşma: Geçmişe dönük tüm şaibeli ihaleler ve kamu yararına aykırı vergi afları bağımsız yargı denetimine açılmalı; oluşan kamu zararı sorumlulardan tahsil edilmelidir.
Stratejik Planlama ve Üretim: İnşaat odaklı beton ekonomisi terk edilmeli; tüm devlet teşvikleri yeşil enerji ve ileri teknoloji tarım gibi alanlara yönlendirilerek sürdürülebilir bir üretim dokusu oluşturulmalıdır.
Sonuç: Ya Radikal Dönüşüm ya da Tam Çöküş
Türkiye için "köprüden önceki son çıkış" tabelası çoktan geçilmiştir. Ya bu analizde sunulan radikal dönüşüm hamlesi gerçekleştirilerek halkın refahını ve adaleti merkeze alan yeni bir düzen inşa edilecek ya da Türkiye, kronik yoksulluğun yaşandığı sıradan bir çevre ülkesi olarak tarihteki ağırlığını tamamen kaybedecektir.
AHMET KACIR
Kaynakça
Kurumsal Veri Setleri: Hazine ve Maliye Bakanlığı Kamu Borç Yönetimi Raporları (2024-2026), TCMB Enflasyon Raporları ve Rezerv Analizleri (2025), TÜİK Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırması (Ocak 2026 Güncellemeleri).
Uluslararası Endeksler: OECD "Taxing Wages 2025", Dünya Bankası "Turkey Economic Monitor", Transparency International "Yolsuzluk Algı Endeksi", WJP "Rule of Law Index".
Akademik Literatür: Daron Acemoğlu (Ulusların Düşüşü), Korkut Boratav (Türkiye İktisat Tarihi), Mahfi Eğilmez (Yapısal Reformlar ve Türkiye Ekonomisi).