Bir Anne Düşünün...
11 yaşındaki oğlunu okula gönderiyor, derslerine çalışsın diye emek veriyor, saygılı olsun diye yetiştiriyor, kimseye zarar vermesin diye öğütler veriyor.
Sonra bir gün o çocuk takdir belgesiyle eve geliyor.
Gururla annesine sarılıyor.
"Anne, senin istediğini başardım. Takdir aldım. Ben de çocuğum, biraz oynayayım." diyor.
Hangi anne böyle bir isteğe hayır diyebilir?
Yiğit Cem Altınok'un annesi de diyemedi.
Çünkü karşısında kötü alışkanlıkları olan bir çocuk yoktu.
Karşısında pırıl pırıl, terbiyeli, başarılı, hayat dolu bir evlat vardı.
Ama o gün dışarı çıkan Yiğit eve dönemedi.
İddiaya göre kendisine arkadaşlık vaat eden çocuklar, bisikletinin fren sistemini devre dışı bıraktı.
"Seni aramıza alacağız" dediler.
11 yaşındaki bir çocuk buna inandı.
Çünkü kötülüğü bilmiyordu.
Çünkü annesi ona kötülük yapmayı öğretmemişti.
Çünkü bazı çocuklar hâlâ insanların iyi olduğuna inanacak kadar masumdur.
Sonra bir çığlık duyuldu:
"Durduramıyorum!"
Ardından bir çarpışma...
Ve ardından sessizlik...
Yiğit 8 metre aşağı düştü.
Hastaneye kaldırıldı.
Kalbi üç kez durdu.
Doktorlar üç kez geri döndürdü.
Ama bazen bütün mücadeleler yetmiyor.
4 Temmuz'da Yiğit hayatını kaybetti.
Bir çocuk öldü.
Bir evlat toprağa verildi.
Ama asıl soru şu:
O gün sadece Yiğit mi öldü?
Hayır.
Bir annenin geleceği öldü.
Bir babanın hayalleri öldü.
Bir ailenin neşesi öldü.
Bugün Yiğit'in annesi aylardır bir klinikte psikolojik tedavi görüyor.
Çünkü bazı acılar evde geçirilemez.
Bazı acılar ilaçla bile dinmez.
Her sabah uyandığında oğlunun artık nefes almadığını bilerek yaşamak zorundadır.
Her gece gözlerini kapattığında son kez sarıldığı evladını hatırlamaktadır.
Bir anne düşünün...
Çocuğunun mezarına gidip saçlarını okşayamadığı için mezar taşını okşuyor.
Oğluna yemek hazırlayamadığı için fotoğrafına bakıyor.
Ve her gün aynı soruyla yaşıyor:
"Neden?"
İşte bu yüzden bu mesele sadece bir hukuk dosyası değildir.
Bu mesele vicdan meselesidir.
Çünkü bugün dosyada adı geçen çocukların yaşları nedeniyle ceza sorumluluğu bulunmadığı söyleniyor.
Peki ya onları yetiştirenler?
Bir çocuğa merhameti kim öğretir?
Bir çocuğa başkasının canının değerli olduğunu kim öğretir?
Bir çocuğa yaptığı davranışın sonuçlarını kim anlatır?
Eğer ortada geri gelmeyecek bir can varsa, eğer bir anne bugün hastane koridorlarında psikolojik tedavi görmek zorunda kalıyorsa, eğer bir aile her gün mezarlık yolunu tutuyorsa; toplum olarak şu soruyu sormak zorundayız:
Hiç mi yetişkin sorumluluğu yok?
Hiç mi hesap verecek kimse yok?
Çünkü adalet yalnızca suç işleyene ceza vermek değildir.
Adalet, ihmali olanın da sorumluluğunu sorgulamaktır.
Adalet, bir annenin gözyaşını görmektir.
Adalet, bir çocuğun hayatının birkaç satırlık bir karardan ibaret olmadığını göstermektir.
Bugün Yiğit toprağın altında.
Ama annesi hâlâ her gün onun için ağlıyor.
Babası hâlâ onun odasının kapısını açarken zorlanıyor.
Ailesi hâlâ aynı acıyla yaşamaya çalışıyor.
Ve toplum olarak kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor:
Eğer mezarda yatan çocuk bizim çocuğumuz olsaydı, yine susabilir miydik?
Yiğit artık konuşamıyor.
Ama onun susturulan sesi, vicdan sahibi herkesin yüreğinde yankılanmaya devam ediyor.
Çünkü bazı çocuklar ölmemeli.
Ve hiçbir anne, evladının adaletini aramak için hastane koridorlarında tükenmemeli.