NATO Toplantısı ve Övgülerin Arkasındaki Tehlike

Batı'dan gelen övgüler gerçekten bir başarı göstergesi mi, yoksa yeni tavizlerin habercisi mi?

7-8 Temmuz tarihlerinde Ankara’da kritik bir NATO Toplantısı yapılacak. Tarih yaklaştıkça, Batı başkentlerinden Ankara’ya ve özellikle de Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yönelik övgü dolu açıklamaları duyuyoruz.

Hele ki ABD Başkanı Donald Trump’ın "Ben dostum Erdoğan için gidiyorum" şeklindeki çıkışı, iktidar yanlılarında bir zafer havası estirdi. Bu sözleri büyük bir iltifat ve "dünya liderliğinin" tescili olarak gördüler. Ve bunun PR’sini yaptılar.

Ancak Trump’ın; "Cumhurbaşkanı Erdoğan ne istiyorsam yaptı ve bu yüzden onu çok seviyorum..." ve

"Erdoğan benim çok iyi bir dostum ve birlikte çok iyi çalıştık. Kendisini çok severim." sözlerini duymadılar ya da duymak istemediler.

Halbuki uluslararası ilişkilerin bilinen bir gerçeği vardır: Diplomaside hiçbir övgü bedelsiz değildir.

Batı ve özellikle Trump birini çok övüyorsa, ya daha önce önemli tavizler almıştır ya da yeni tavizler alacak ve yeni görevler verecektir.

İlkesizlik ve Çifte Standart

Bu konu ile ilgili diğer bir konu da iç siyasette gördüğümüz ilkesizlik ve çifte standarttır.

Daha dün seçim öncesinde muhalefet lehine ABD veya diğer Batılı ülkelerden gelen en küçük ve basit bir cümleyi bile "dış mihraklarla işbirliği" ve "ihanet" olarak nitelendirenler, bugün Trump’ın övgüleriyle gurur duyuyorlar.

Yani; ABD muhalefeti överse "hain", iktidarı överse "küresel lider" olunuyor.

Tabii ki biz ABD’nin ne muhalefet ne de iktidar için herhangi bir övgüsünü istemiyoruz. Ancak buradaki çifte standarta dikkat çekmek istedim.

Üstelik bu övgüleri yağdıran Trump’ın, İsrail’in Filistin’deki işgal ve katliamlarına, Gazze’deki soykırıma verdiği açık desteği ve bölgede işlenen sayısız saldırı ve katliamın en büyük siyasi ve askerî destekçisi olduğunu bildikleri halde...

Öyle ki; "Netanyahu benden her türlü silahı istedi, ben de verdim; o da çok iyi kullandı."

diyecek kadar suçunu açıkça itiraf etmiş Trump’ın dostluğundan bahsediyoruz.

Üstelik "Yahudileri ve Hristiyanları dost edinmeyin" (Maide 51) ayetine rağmen bu "dostluk ve övgünün" kabul edilir ve sevinilecek bir tarafı var mıdır?

NATO’nun Değişmeyen İslam Doktrini: “Kırmızı Gitti, Yeşil Geldi”

Bugün NATO’yu sadece bir savunma paktı olarak görenlerin hafızasını biraz tazelemek gerekiyor.

1991’de Sovyetler Birliği yıkılıp "Kırmızı Tehlike" yani komünizm ortadan kalktığında, Batı kendine hemen yeni bir düşman icat etti.

  • 1995 yılında Belçikalı NATO Genel Sekreteri Willy Claes açıkça:

"Komünizmin çöküşünden sonra en büyük tehlike İslami fundamentalizmdir." diyerek hedef tahtasına İslam’ı ve Müslümanları koymuştu.

  • İngiltere Başbakanı Margaret Thatcher da aynı yıllarda İslam dünyasındaki radikal hareketleri Batı değerlerine en büyük tehdit ilan edip: "İslamcılık yeni Bolşevizmdir." demişti.

Tarih boyunca bu zihniyetin hiç değişmediğini görüyoruz.

  • Afganistan,

  • Irak,

  • Libya,

  • Suriye,

  • İran,

  • Yemen...

Bu ülkelerin tamamına yönelik saldırılarda ABD ile birlikte NATO ya da NATO ülkeleri hep eraber oldu.

Ve en son olarak ABD ve İsrail'in İran'a saldırısında NATO'nun rolü konusunda şu itirafı duyuyoruz:

25 Haziran'da Trump ile görüşen NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, Trump'ın karşısında göğsünü gererek:

"İran’a saldırı sırasında Avrupa’dan binlerce ABD uçağı havalandı." ifadelerini kullandı.

Yani açıkça: "NATO da işin içindeydi, sizinleydi." demiş oldu.

Bu itiraf ve İslam coğrafyasındaki işgal ve savaşlara baktığımızda NATO’nun görev ve yetki sınırlarının fiilen yok edildiğinin; örgütün tamamen ABD çıkarları ve İsrail’in güvenliği için kullanılan bir koçbaşına ve askeri örgüte dönüştüğünün en net kanıtıdır.

Ankara Masada Ne Arıyor, Batı Ne Bekliyor?

Biz biliyoruz ki NATO, Türkiye’den sadece jeopolitik konumunu ve askeri gücünü kendi çıkarları için kullanmayı bekliyor.

  • Rusya’ya karşı Karadeniz’de bekçilik yapmamızı,

  • Orta Doğu ve İran operasyonlarında İncirlik ve Kürecik gibi üslerimizi kullanmaya devam etmeleri,

  • Batının güvenliği için "ileri karakol" olmamızı,

  • İslam ülkeleriyle D-8 gibi birliktelikleri aktif tutmamamızı, özümüzden ve inanç coğrafyamızdan uzaklaşmamızı,

  • Hep Batı ekseninde kalmamızı, askeri ve ekonomik olarak bağımsız değil bağımlı olmamızı istiyorlar.

Buna karşılık Türkiye ise NATO’da bir nevi "zorunlu denge" arıyor diyebiliriz.

Kuzeydeki Rusya’ya karşı bir güvenlik şemsiyesi elde etmek ve en önemlisi Yunanistan denklemini masada yönetmek istiyor.

Bugün Yunanistan ile Ege’de ve Doğu Akdeniz’de yaşadığımız problemlerde NATO'nun iki üye ülke arasında sıcak çatışmayı engelleyen kurumsal bir fren görevi görmesi beklense de, NATO ülkelerinin genelde Yunanistan’ın tezlerini desteklediklerine şahit olmuşuzdur.

Emperyalist ülkelerin oluşturduğu ve ABD’nin güdümündeki NATO’ya güvenmemekle beraber, gerekli olan alternatifleri hazırlamadan "NATO’dan hemen yarın çıkalım" demek çok gerçekçi değildir ve mevcut konjonktürde ciddi tehlikeleri barındırabilir.

Türkiye;

  • Batı dünyası tarafından yalnızlaştırılma,

  • Ege ve Akdeniz’de Yunanistan-Rum ikilisinin arkasına geçecek bir NATO duvarıyla kuşatılma,

  • Ve askeri altyapı entegrasyonu nedeniyle güvenlik zafiyetleri yaşama riskiyle karşı karşıya kalabilir.

Rusya’dan alınan S-400 sistemlerinin atıl kalması bunun somut örneklerinden biridir.

Kaldı ki mevcut iktidarın böyle bir irade ortaya koyma niyeti ve hedefi zaten yoktur.

Erbakan’ın Vizyonu ve İslam Âleminin Çıkış Yolu

Peki bu kısır döngüden, ABD ve Batı’ya olan bağımlılıktan nasıl çıkabiliriz?

Çözüm, merhum Prof. Dr. Necmettin Erbakan Hocamızın yıllar önce ortaya koyduğu vizyondadır.

Erbakan Hocamız NATO’yu;

"İslam’a karşı kurulmuş yeni bir Haçlı ordusu" olarak tanımlamıştı.

Ve Batı’nın Türkiye’yi kendi bağımsız askeri gücüyle tarih sahnesine çıkmasın diye NATO içerisinde afyonlayıp oyaladığını söylerdi.

Ne kadar haklı olduğunu bugün Gazze, Irak, Suriye, İran, Lübnan ve Yemen’de yaşananlarla acı bir şekilde tecrübe ediyoruz.

İslam âlemi ve Türkiye artık Batı’dan gelecek sahte övgülerle sarhoş olmayı bırakmalıdır.

Bir sözde ifade edildiği gibi “Celladının kılıcını övenler, o kılıcın bir gün kendi boyunlarına ineceğini unutmamalıdır.” Kıbrıs Barış Harekâtı'nda ABD’nin uyguladığı ambargoyu hatırlayalım.

Bugün yapılması gereken şey;

  • NATO içerisindeki veto yetkimizi bir kalkan gibi kullanarak, bizi kuşatmalarına izin vermemek,

  • Eş zamanlı olarak Erbakan Hocamızın hedefleri olan İslam Birliği, İslam NATO’su ve İslam Barış Gücü gibi alternatif yapıları kurmak, farklı mezhep ve yönetim şekillerine sahip veya ABD eyaletleri konumunda olan bazı Müslüman ülkelerini uyandırmak ve buna ikna etmek

  • Erbakan Hocamızın kurduğu D-8’i aktif hale getirip genişletmek,

  • Savunma sanayiinde ve ekonomide tam bağımsızlığı sağlamaktır.

Yoksa hep Batı'ya bağımlı kalacak ve kurbanlık koyun gibi sıramızı beklemiş olacağız.

Biz kendi ittifakımızı kurup savunma sanayiinde %100 bağımsız bir güç haline gelmediğimiz sürece, Batı’nın Ankara’ya yapacağı her övgü, coğrafyamıza kesilecek yeni bir faturanın ön sözü olmaktan öteye geçmeyecektir.

Mevcut iktidar bu iradeyi ortaya koymadığı ve onlarla daha çok işbirliği yaptığı için bu dostluk ve övgülere layık görülüyor olsa gerek. Niye aynı övgüyü Erbakan Hocamıza yapmadılar? Çünkü Erbakan ABD ve Batı emperyalizminin işbirlikçisi değildi, yerli üretimden yana Batının pazarı olmaya karşı idi. D-8’i kurarak ABD ve Batı işgallerine ve zulmüne dur diyen lafta değil icraatlarıyla meydan okuyan gerçek bir dünya lideri idi.

Vatandaşlarımız, iktidar yandaşlarının ürettiği "küresel lider" algısına kanmadan, bu dostluk ve övgülerin arkasındaki tavizleri ve işbirliklerini görmelidir.

Unutulmamalıdır ki Ankara'da tokalaşılacak NATO ülkelerinin ve liderlerin hiçbir mahsun değildir ve çeşitli oranlarda ellerinde, döktükleri Müslümanların kanı ve sömürdükleri zenginliklerin izleri vardır.

Vesselam.