VARLIĞIN YOK ETTİKLERİ

Bir komşu sohbetinde duyduğum tek bir cümle, uzun zamandır içimde dolaşan bir hakikati yeniden yüzüme vurdu:

“Köyde komşuluk, akrabalık çok güzeldi… Ta ki köye makta gelene kadar.”

Makta; devletin vatandaşa ağaç kesme hakkı tanımasıydı. İnsanlar kestikleri odunları sattı, ceplerine para girdi. Ardından çaydanlıklar, çaylar, şekerler alındı. Çay bardakları eldeydi ama sohbetin tadı kaçmıştı. Çünkü varlık gelmişti; beraberinde kıyaslamayı, çekiştirmeyi ve kötülemeyi de getirmişti.

Yokken dayanışma vardı.

Yokken birlik vardı.

Varlık geldi, dağıttı.

Belki de hayattaki bütün rekabet, bir şeylere sahip olmaya başladığımız an başlıyordur. Çünkü yokken insanlar birbirinde kusur aramaz; arayacak malzeme bulamazdı.

Birinin çay bardağı varsa diğerinin neden olmasındı?

Onunki varken benimki daha iyisi olmalıydı.

Arabası varsa kredi çekip ben de almalıydım.

Koltuk takımına uyumlu halı, cekete uyumlu bot şarttı.

Ve bunlar için daha çok çalışmalıydık.

Yetmezdi; eş de çalışmalıydı.

Çocuk en iyi okulları kazanmalıydı.

Hayat, bir “yetişme” ve “yetme” yarışına dönüştü.

Bugün ya özenilen kişiyiz ya da sürekli birilerine özeniyoruz. Oysa yoklukta ne haset vardı, ne kıskançlık, ne rekabet. Varlıkla elimize geçen ne oldu? Ömür aynı, dünya aynı… Değişen tek şey insanın tahammülü ve karakteri oldu.

İmkânlar arttı, aileler küçüldü. Komşu komşusunu tanımaz hale geldi. Kapılar kapanırken kredi kartları açıldı. Soğan mı bitti? Komşuya gitme; karta çek. Çocuk mu hasta? Komşunun arabasına gerek yok; taksi var. Canın mı sıkıldı? Televizyonu aç, içi boş programlarla oyalan.

Kimsenin kimseye ihtiyacı kalmadı.

Ama asıl yoksulluk tam da burada başladı.

Artık kimse içten bir “Nasılsın?” demiyor.

“Bir tas çorba getireyim” diyen yok.

Çat kapı kahveler, çocuk emanetleri, omuz veren komşular yok.

Komşu anneler, teyzeler, ablalar; maddi varlık arttıkça hayatımızdan sessizce çekildi.

Sonuçta huzursuz, mutsuz, yalnız bireyler olduk. Psikolojik sorunlarla boğuşan, her gün başka bir eksiklikle uyanan bir topluma dönüştük. Kapısı aylarca açılmayan evlerde, yalnızlıktan ölen ve günler sonra fark edilen insanlar çoğalıyor.

Kısacası biz, maddesel varlık uğruna maneviyatımızı feda ediyoruz. Daha konforlu sandığımız ama bizi birbirimizden uzaklaştıran bir hayat için…

Belki de yeniden hatırlamamız gereken şey şu:

İnsan, eşyayla değil; insanla çoğalır.