BİR DİZİ SİNSİLİK

​2000 yılı öncesi herşey farklıydı. Her konuda olduğu gibi 2000 yılı da diziler için de tam bir milat oldu. O zamana kadar popüler olan Türk dizileri; Bizimkiler, Perihan Abla, Mahallenin Muhtarları gibi, konuları çoğunlukla bir mahallede geçen, "bizden" insanların hikâyeleriydi. Kadınlar ev hanımı, erkekler ise kıt kanaat geçinen, evini döndürmeye çalışan sıradan insanlardı. Ev hanımlarının idareli yaşamları, altın günleri ve kısır sohbetleri vardı... En büyük kötülükler ise dedikodu, gereksiz merak ya da kaynananın, eltinin, görümcenin soktuğu birkaç sivri laftan ibaretti. Kilolu, patikli, yelekli teyzeler; işlemeli penye giyen anneler vardı hayatımızda.

​Ancak 2000’lere gelindiğinde işin rengi değişti, ipin ucu kaçmaya başladı. Dizi içerikleri usul usul başkalaştı. Büyük konaklar, yalılar, villalar ve zengin aileler girdi kadraja. Güzellik yarışmalarından oyunculuğa transfer edilen fit kadınlar, yakışıklı erkekler... Lüks telefonlar, görkemli eşyalar... Hesapsız harcamalar... Günlük hayatlarında dahi evin içinde şık kıyafetlerle, yatılı hizmetçilerle, dadılarla ve makyajla dolaşan kadınlar belirdi. Ya da büyük şirketleri yöneten, iyi meslekleri olan, lüks hayatlar yaşayan "ideal" karakterler... Sıfırdan zirveye çıkmış, tabiri caizse vurgun yapmış bakımlı erkekler... Konaklar, yalılar; Behlül’ler ve Bihter’ler...

​Ve her yerde "GÜÇ" vurgusu: Sözü geçen itibarlı adamlar, gündemi önceden bilen, ülkenin ve dünyanın kaderiyle oynayan gizemli kişiler... Hayat kurtaranlar ya da bir solukta hayat sonlandıranlar; tek telefonla evden adam aldıranlar, yasakları delip adaleti kendi eliyle dağıtanlar... Romantik aşklar, araba dolusu güller, pırlanta hediyeler...

​Bunları yaklaşık 25 yıldır gözümüzün önüne serdiler. Peki, bizim özümüz gerçekten bu mu? Bu diziler hayatın belki de sadece %10’unu yansıtıyor. Oysa gerçeğimiz; sıradan bir işe girmek için binbir takla atanların olduğu, sıradan evler, mütevazı arabalar... Kimimiz kısa, kimimiz şişko, kimimiz kel ya da göbekliyiz. Aramızda zenginler var elbet ama onlar da bir tık daha iyi evlerde yaşayan, ayda birkaç kez eve yardımcı çağıran kişiler. Etrafımızdaki "zengin" dediğimiz insanların ne konakları var ne de yatılı hizmetçileri...

​Peki, o dizilerdeki hayatlar nerede? Gençlerin hayal dünyasında! Bu yolla hem gençleri hem de bizleri zehirlediler. İstediği olmayınca annesini merdivenden iten, ona buna racon kesen, "Bak gör, seni akşam evinden aldıracağım" diye tehditler savuran bir nesil türedi. Zirveye kolay yoldan çıkmak için kumar oynayan, bahis sitelerinde gezen, borç batağına saplanan ve en ufak tartışmada bıçağına sarılan tipler çıktı ortaya. Genç kızlar; mankenleri aratmayan dekolteler, estetikli yüzler ve yapay görünümlerin peşine düştü. Kısacası gençler, var olmayan bir dünyanın başrol oyuncusu olduklarını sanıyorlar.

​Yönetmenler, hayatın birkaç iyi yanını onla çarpıp önümüze sundular. Sorgulayanlar elbette inanmadı, televizyonu kapatıp yattı. Ama sorgulamayanlar; "Bu hayatın arkasında nasıl bir ahlaksızlık var, böyle yaşam mı olur?" demeden; "Benim karım neden Bihter değil, kocam neden Behlül’e benzemiyor?" diye sormaya başladı. "Ben de lüks arabayı, yalıyı, hizmetçiyi hak ediyorum, benim neyim eksik?" diyerek; tarlada çalışmayı, hayvan bakmayı, alın teri dökmeyi küçümsediler. Kendi olamayacakları hayatların kahramanı olmaya özendiler.

​Netice itibarıyla; diziler bizi yansıtırken, artık biz dizileri yaşamaya çalışır olduk. Oysa gerçek öyle değil; mükemmel hayatlar yok. Her şeyin ağır bir bedeli var. Bir avukat, doktor ya da mühendis olmak için yıllarca sancılı süreçlerden geçiliyor. Bir ev, bir araba alabilmek için yıllarca çalışılıyor. Onur önemli, ahlak önemli, haysiyet önemli... Kültürel değerler ve helal lokma her şeyden önemli. Biz televizyon karşısında hayali hayatlara dalarken çocuklarımıza vereceğimiz ahlakı ve eğitimi unuttuk. Onlar da bu boşluğu ellerindeki telefonlarla, vurdulu kırdılı oyunlarla doldurdular.

​Sonuçta; mutsuz, yorgun ve sürekli bir şeylere yetişmeye çalışan bireyler haline geldik. Artık özümüze dönme, olanı kabul edip var olanla mutlu olma vakti gelmedi mi?

Fatma Çolak