Peygamber’in ﷺ Ömrü ve Tegâbün Sûresi

Allâme Abdülhayy el-Kettânî, Münyetü’s-Sâil adlı eserinde şöyle nakleder:
“Bazı âlimler, Hz. Peygamber’in ﷺ ömrünü, Yüce Allah’ın şu ayetinden çıkarmışlardır:
‘Allah, eceli geldiği zaman hiçbir nefsi ertelemez.’ (Tegâbün’den önce gelen son ayet)
Çünkü bu ayet, Mushaf tertibinde altmış üçüncü sûrenin (Münâfikûn sûresi) sonundadır. Ardından da Tegâbün Sûresi gelmektedir. Böylece, Resûlullah’ın ﷺ vefatıyla meydana gelen büyük kayıp ve mahrumiyete (tegâbün) işaret ortaya çıkmaktadır.”

ذكر العلامة عبد الحي الكتاني في [منية السائل]:

استخرج بعضهم عمره صلى الله عليه وآله وسلم من قوله تعالى: {ولن يؤخر الله نفساً إذا جاء أجلها}
فإنها رأس ثلاث وستين سورة، وعقّبها بالتغابن؛ ليظهر بفقده صلى الله عليه وآله وسلم.

Altmış Üçün Ardındaki İşaret

Bazen bir âyetin kelimeleri kadar, Mushaf’taki yeri ve kendisinden sonra gelen âyet ve sûrelerle kurduğu münasebet de dikkat çekici olabilir. İlim geleneğimizde bu tür incelikler, özellikle işârî yorumlar ve letâif bahsinde, âlimlerin üzerinde durduğu meselelerden olmuştur.

Allâme Abdülhayy el-Kettânî’nin Münyetü’s-Sâil adlı eserinde naklettiği bir ifade, bu açıdan hayli dikkat çekicidir. Kettânî şöyle der:

«استخرج بعضهم عمره صلى الله عليه وآله وسلم من قوله تعالى: {ولن يؤخر الله نفسا إذا جاء أجلها} فإنها رأس ثلاث وستين سورة، وعقّبها بالتغابن؛ ليظهر بفقده صلى الله عليه وآله وسلم.»

Yani bazı âlimler, Resûlullah’ın ﷺ ömrünü, “Allah, eceli geldiğinde hiçbir nefsi ertelemez” meâlindeki âyetten hareketle çıkarmışlardır. Zira söz konusu âyet, Mushaf tertibinde 63. sûre olan Münâfikûn sûresinin son âyetidir. Hemen ardından ise Tegâbün sûresi gelmektedir.

Buradaki dikkat çekici nokta şudur: Resûlullah ﷺ, meşhur rivayetlere göre 63 yaşında vefat etmiştir. Mushaf tertibinde 63. sırada bulunan Münâfikûn sûresinin son âyetinde ise ecelden ve ecel geldiğinde onun ertelenmeyeceğinden söz edilmektedir. Bu sûrenin ardından gelen sûrenin adı da “Tegâbün”dür.

Tegâbün; kayıp, mahrumiyet ve hakikatte kimin kazanıp kimin kaybettiğinin ortaya çıkması gibi anlamlar taşır. Böyle bakıldığında bazı âlimler, Resûlullah’ın ﷺ vefatıyla ümmetin karşı karşıya kaldığı büyük mahrumiyet ile “Tegâbün” sûresi arasında da bir münasebet görmüşlerdir.

Burada önemli bir inceliği gözden kaçırmamak gerekir. Bu tür bir çıkarımı, Kur’an’ın açık ve kesin bir hükmü gibi sunmak doğru değildir. Kettânî de zaten “Resûlullah’ın ömrü kesin olarak buradan anlaşılır” dememekte, “bazıları çıkarmıştır” ifadesini kullanmaktadır. Dolayısıyla söz konusu olan, bir tefsir hükmünden ziyade, âlimlerin Mushaf tertibindeki bazı inceliklerden hareketle ortaya koydukları işârî bir latîfedir.

Fakat bu, üzerinde düşünmeye değmeyeceği anlamına da gelmez.

Çünkü mesele yalnızca “63” rakamından ibaret değildir. Âyetin konusu ecel, sûrenin sırası 63, ardından gelen sûrenin adı ise Tegâbündür. Hz. Peygamber’in ﷺ vefatı da ümmet için tarihin en büyük ayrılıklarından, en ağır imtihanlarından ve en büyük mahrumiyetlerinden biri olmuştur.

İslâm ilim geleneğinde böyle münasebetlerin fark edilmesi yeni bir mesele değildir. Âlimler, bazen bir kelimenin başka bir kelimeyle olan irtibatında, bazen sûrelerin sıralanışında, bazen de bir âyetin bulunduğu konumda dikkat çekici anlam katmanları görmüşlerdir. Bunların hepsini kesin delil kabul etmek nasıl doğru değilse, sırf zahirî bir hüküm ifade etmiyor diye bütün bu incelikleri değersiz görmek de aynı ölçüde isabetli değildir.

Belki de burada asıl dikkat çekici olan, âyetin söylediği hakikattir:

“Allah, eceli geldiğinde hiçbir nefsi ertelemez.”

Resûlullah ﷺ de beşer olarak bu ilâhî kanunun dışında değildi. O, Allah’ın en sevgili kulu ve peygamberlerin sonuncusu olduğu hâlde, ecel kendisine geldiğinde Rabbine yürüdü. Ardında ise asırlar boyunca dinmeyen bir hasret, ümmetinin kalbinde kapanmayan bir boşluk bıraktı.

Ve ne kadar mânidardır ki, Mushaf’ın 63. sûresinin sonunda ecelden söz eden bu âyetin ardından Tegâbün sûresi gelir.

Belki bu, kesin bir hüküm değildir.

Ama kadim âlimlerin gördüğü o ince münasebeti düşündüğümüzde, insanın zihninde ister istemez şu cümle beliriyor:

Bazı ayrılıklar vardır ki, üzerinden asırlar geçse de kaybı eksilmez.

Resûlullah’ın ﷺ vefatı da ümmet için böyle bir ayrılıktır.