İlmi Aramayan Bir Neslin Hâli

İlim, insana kendiliğinden gelen bir nimet değildir. Onun peşine düşmek, kapısını çalmak, ehline müracaat etmek ve yıllar boyunca sabretmek gerekir. Ne var ki insan, özellikle rahatına alıştığında, aramak yerine elindekinin kendisine yettiğini düşünmeye başlayabilir.

Resûlullah ﷺ bu hâle asırlar öncesinden dikkat çekmiş ve şöyle buyurmuştur:

«ألا إني أوتيت الكتاب ومثله معه»

“Dikkat edin! Bana Kitap ve onunla birlikte onun bir benzeri verilmiştir.”

Hadisin devamında ise daha çarpıcı bir tasvir yer alır:

«يوشك رجل شبعان على أريكته يقول: عليكم بهذا القرآن…»

“Yakında karnı tok bir kimse, koltuğuna yaslanmış hâlde: ‘Size şu Kur’an yeter…’ diyecektir.”

Buradaki “erîke”, yalnızca bir oturma veya yatma eşyasını ifade eden sıradan bir kelime değildir. Hattâbî’nin Meâlimü’s-Sünen’de yaptığı açıklama, hadisin işaret ettiği zihniyeti anlamamız bakımından son derece dikkat çekicidir. Ona göre burada tasvir edilen kimseler; rahatlık içerisinde yaşayan, evinden çıkmayan, ilim talep etmeyen, ilim meclislerine gitmeyen ve ilmi ehlinin yanına giderek elde etmek için gayret göstermeyen kimselerdir.

Meselenin özü belki de tam burada saklıdır:

İlim istemeyen insan, zamanla kendi cehaletini yeterli görmeye başlar.

Bugün bilgiye ulaşmak hiç olmadığı kadar kolay. Birkaç saniye içerisinde yüzlerce kitabın adına ulaşabiliyor, bir âlimin yıllar süren dersini birkaç dakikalık videoda izleyebiliyor, herhangi bir dinî mesele hakkında arama yaparak onlarca cevap bulabiliyoruz.

Fakat bilginin çoğalması, ilmin çoğalması anlamına gelmiyor.

Çünkü ilim yalnızca bilgi biriktirmek değildir.

İlim; okumaktır, anlamaktır, sormaktır, tekrar etmektir, yanlışını düzeltmektir. Daha da önemlisi, ehline müracaat etmektir.

Eskiden bir talebe bir kitabı okuyabilmek için hocasının yanına gider, aylarca hatta yıllarca aynı metnin üzerinde çalışırdı. Bir mesele anlaşılmadığında kitabı kapatıp “Ben böyle anladım, demek ki doğrusu budur” demezdi. Sorardı. Dinlerdi. Not alırdı. Tekrar ederdi. Bazen bir cümlenin hakkını verebilmek için günlerce beklerdi.

Çünkü ilmin bir de edebi vardı.

Bugün ise insanın karşısına çıkan en büyük tehlikelerden biri, öğrenmeden hüküm vermek hâline geldi.

Bir ayet okunuyor; bağlamına bakılmadan hüküm çıkarılıyor. Bir hadis görülüyor; şerhlerine müracaat edilmeden anlamlandırılıyor. Bir mesele hakkında asırlardır konuşulmuş, binlerce sayfa yazılmış olmasına rağmen insan birkaç dakikalık bir içerikten sonra kendisini söz söylemeye ehil görebiliyor.

İşte hadisteki “erîkesine yaslanmış adam” tasviri burada yeniden anlam kazanıyor.

O adamın problemi yalnızca oturması değildir.

Onun problemi, ilmi aramamasıdır.

Kapıdan çıkmamasıdır.

Ehline gitmemesidir.

İlim meclisine katlanmamasıdır.

Kendisini yetiştirecek bir hocanın önünde diz çökmeyi ağır görmesidir.

Rahatını bozmadan hakikate ulaşabileceğini zannetmesidir.

Oysa ilim, insanın konfor alanını çoğu zaman terk etmesini ister.

Sabah erken kalkmayı ister.

Ders halkasında oturmayı ister.

Anlamadığı yeri tekrar tekrar sormayı ister.

Bazen yıllarca aynı ilmin temel meseleleriyle meşgul olmayı ister.

Ve bütün bunların sonunda insan, aslında ne kadar az bildiğini fark etmeye başlar.

Belki de ilmin ilk meyvesi budur:

İnsana cehaletini göstermek.

Bu yüzden büyük âlimlerin hayatına baktığımızda onların ilim karşısındaki tevazularını görürüz. Çok bilen, daha fazla öğrenmek ister. Çok okuyan, daha çok okumaya muhtaç olduğunu bilir. Hakikate yaklaşan insan, kendi nefsinin kesinlik iddiasından uzaklaşır.

Buna karşılık “Benim elimde kitap var, başka bir şeye ihtiyacım yok” düşüncesi, ilk bakışta dindarane görünebilir. Fakat Kur’an’ın kendisi de anlaşılması, açıklanması ve yaşanması bakımından sünnetten ve sahih ilim geleneğinden bağımsız düşünülemez.

Resûlullah ﷺ zaten bu tehlikeyi haber vermiştir.

Mesele yalnızca sünneti reddeden belirli gruplarla sınırlı değildir. Hadisin uyarısı daha geniş bir hakikate işaret eder:

İnsan, ilmi kendi başına tüketebileceği bir malzeme zannetmemelidir.

Kitap okumak kıymetlidir; fakat kitapla kurulan ilişkinin de bir usulü vardır. Bir metni anlamak için dilini bilmek, bağlamını bilmek, müellifini tanımak, şerhlerine bakmak ve o ilmin ehline müracaat etmek gerekir.

Aksi hâlde insan kitabı okumaz; yalnızca kendi düşüncesini kitaba söyletir.

Bugün ihtiyacımız olan şey belki de daha fazla konuşmak değil, biraz daha fazla talebe olmaktır.

Bir hocanın karşısında oturabilmek…

Bilmediğini söyleyebilmek…

“Bilmiyorum” demekten utanmamak…

Bir meselede acele hüküm vermemek…

İlim meclislerine gitmek…

Kitabı ehlinin rehberliğinde okumak…

Ve yıllar geçse bile hâlâ kendisini yolun başında görmek…

Bunlar, ilmin insanda meydana getirdiği ahlâktandır.

Hattâbî’nin asırlar önce yaptığı “erîke” açıklaması bugün de insana çok şey söylüyor. Çünkü mesele bir sedire oturmak değildir. Asıl mesele, rahatlığını ilme tercih etmektir.

İlim kapısına gitmeyen, zamanla kendi kapısını ilim kapısı zanneder.

Ve insanın en büyük yanılgılarından biri de budur:

Cehaletini fark etmeden kendisini yeterli görmek.

Resûlullah’ın ﷺ ikazı ise hâlâ aynı açıklıkla önümüzde duruyor:

İlim, aranır.
İlim, ehline gidilerek alınır.
İlim, emek ister.
Ve hakikate ulaşmak isteyen insan, önce kendi rahatından vazgeçmeyi göze alır.