İki Kutuplu Dünya ve Bir İllüzyonun Sonu
Bir dönem dünya iki kutupluydu. İkinci Dünya Savaşı sonrasından 1992 yılına kadar Sovyetler Birliği, Amerika Birleşik Devletleri ile birlikte küresel siyasetin iki ana aktöründen biriydi. Uzay yarışından silah teknolojisine, askeri törenlerden ideolojik propagandaya kadar her alanda devasa bir güç gösterisi vardı. Ancak bu parıltılı görüntünün arkasında derin ekonomik sorunlar, yaygın yoksulluk ve ağır özgürlük kısıtlamaları gizliydi.
Zamanla toplumlar şu can alıcı soruları sormaya başladı:
-
“Neden refah içinde yaşamıyoruz?”
-
“Özgürlük ve insan hakları yalnızca başkaları için mi?”
Berlin Duvarı’nın yıkılması bu sorgulamanın en somut sembolü oldu. Sovyetlerin son lideri Gorbaçov, sistemin sürdürülemezliğini kabul ederek dağılma sürecini başlattı. Böylece askeri gücün; halkın refahı, adaleti ve özgürlüğü olmadan kalıcı olamayacağı gerçeği açıkça ortaya çıktı.
Eski Hatalar, Yeni Ambalajlar
Bugün, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan dünya düzeninin fiilen çöktüğü günlerdeyiz. Uluslararası hukukun işlemediği, gücü elinde bulunduranların BM Güvenlik Konseyi yetkisi olmaksızın müdahalelerde bulunduğu bir kaos dönemiyle karşı karşıyadır dünya.
Ancak daha çarpıcı olan, günümüzde iki kutuplu dünya düzenindeki hataların yeniden "yenilik" maskesiyle gündeme gelmesidir. Sınırlı teknolojik kazanımlar üzerinden bir güç algısı inşa edilirken; üretim, hukuk, özgürlük ve ekonomik denge geri plana itiliyor. Devletin aşırı merkezileştiği, kurumsal denetim mekanizmalarının zayıfladığı modeller çözüm gibi sunuluyor.
Özellikle eski Sovyet tarzı "parti-devleti" anlayışı ile Çin’in "ucuz emek" modelinden seçmeci bir şekilde etkilenme çabası dikkat çekiyor. Mevcut yönetim sistemleri ise Sovyetlerden ayrılan ülkelerin sorun üretmiş uygulamalarından, yeterli toplumsal mutabakat sağlanmadan kopyalanıyor. Bu durum, geçmişte iflas etmiş modellerin beyhude bir tekrarına yol açıyor.
Vesayetin Şekli Değişse de Özü Aynı
Türkiye’nin yakın tarihinde vesayet tartışmaları önemli bir yer tutmuştur. Ancak vesayetin biçimi değişse de özü aynı kalıyorsa, sorun çözülmüş sayılmaz. İstişarenin zayıfladığı, Meclis’in etkisizleştiği, serbest piyasanın bozulduğu, belli bir kesimin hesapsız zenginleştiği ve toplumun yaşam standartlarının gerilediği bir ortamda sağlıklı bir yönetimden söz edilemez.
Oysa ihtiyaç duyulan yol nettir: Ne baskıcı Doğu Bloku sistemleri ne de insanı yalnızca tüketici olarak gören sömürücü yaklaşımlar... Şeffaflığın ve adaletin esas alındığı, helal kazancın teşvik edildiği, girişim özgürlüğünün korunduğu ve insanca yaşam koşullarının sağlandığı bir düzen şarttır.
Bu toprakların tarihi ve inancı, hiçbir gücün mutlaklaştırılmaması gerektiğini öğretir. İnsan onurunu merkeze alan, hesap verebilir ve çoğulcu bir yönetim anlayışı; sadece siyasi bir tercih değil, aynı zamanda insani ve ahlaki bir zorunluluktur.