Erdoğan’ın Faiz Çelişkisi ve İktisadi Çöküş
İktisadi ve ilmi doğrular, devletlerin ortak birikimini oluşturur. Bu birikim, siyasi endişelerin ötesinde inkâr edilemez bir gerçektir. Bir ülkenin ilmi doğruları ve kuralları konjonktürel siyasi tercihlere feda edildiğinde, ortaya çıkan sonuç büyük bir toplumsal ve iktisadi yıkım olur. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın günümüze kadar süren iktidar döneminde ekonomi politikalarına dair yaptığı açıklamalar, planlı bir strateji değişiminden ziyade, Türkiye’nin uğradığı kurumsal çözülmenin ve ekonomik gerilemenin açık bir göstergesidir.
Bu süreçteki en somut fikri başkalaşım, Erdoğan’ın kendi açıklamalarındaki birbirine zıt ifadelerle sabittir. Geçmişte iktisat ilminin umumi esaslarını kabul eden, "Faiz dünyanın gerçeğidir, bu gerçeği reddedemeyiz" diyen Erdoğan; zamanla yerini "Faizin olduğu yerde bereket olmaz" söylemine bırakmıştır. Nihayetinde "Nas" vurgusuyla meşrulaştırılmaya çalışılan düşük faiz, politika faizinin kademeli olarak %8,5 seviyesine kadar düşürülmesine yol açmıştır. Ancak bu rasyonel dışı uygulama, enflasyon ve döviz kurlarını kontrolden çıkarmış, neticesinde ekonomi yönetimi tekrar rasyonel zeminlere dönmek zorunda kalarak politika faizini %50 seviyesine kadar tırmandırmıştır. Gelinen noktada faizin %35 seviyelerine çekilmiş olması ise meydana gelen hasarı telafi etmekten uzaktır. Zira %50 seviyesindeki faiz oranlarının iktisadi bünyede oluşturduğu ağır yıkım, sonradan atılan indirim adımlarıyla kapanmamakta; kontrolden çıkan piyasa dengelerini düzeltmeye ve devam eden çöküşü önlemeye yetmemektedir. Bu tezat ve sapma, Türkiye ekonomisinin akılcı zeminlerden uzaklaşarak nasıl bir istikrarsızlığa sürüklendiğinin en bariz tezahürüdür.
İktisat İlkelerinden İdeolojik Tercihlere
İktidarın ilk dönemi, uluslararası sermaye düzeninin kurallarına uyum sağlayan ve Merkez Bankası bağımsızlığını nispeten gözeten bir idare anlayışıyla geçmiştir. O dönemde faizi piyasa kuralı olarak kabul eden yönetim, iktisadi esaslara sadık kalmayı tercih etmiştir. Enflasyon resmi verilerde tek haneli rakamlara gerilese ve ulusal paradan altı sıfır atılsa da, halkın geçim şartlarında kalıcı bir iyileşme sağlanamamıştır. Katma değerli yatırımların yerini borca dayalı ve inşaat odaklı bir büyüme anlayışı almıştır.
Ekonomideki bu kırılganlık, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile siyasi yetkinin tek merkezde toplanması sonucu ağır ve kalıcı bir tahribata yol açmış ve tüm dengeleri altüst etmiştir. Kurumlardaki liyakatli kadrolar tasfiye edilmiş, yetkinliğin yerini mutlak sadakat almıştır. Piyasa gerçeklerini ve para politikasının gerekliliklerini savunan Merkez Bankası başkanları birer kararla görevden alınmıştır. Uygulanan ve literatürde karşılığı olmayan politika deneyleri, enflasyonu resmi verilerde dahi %85’lerin üzerine çıkarmış, reel enflasyonu ise üç haneli seviyelere tırmandırmıştır.
Mevcut iktisadi erozyonu gizlemek için başvurulan "bereket" ve "sabır" söylemleri, ilmi bir iktisat ölçüsü taşımamakta; rasyonel yönetim zafiyetini İslami hükümlerin arkasına saklama gayretinden ibaret kalmaktadır. İktisat ilmini tamamen devre dışı bırakan bu yaklaşım, ülkeyi geniş kitlelerin yoksullaştığı bir çıkmaza sürüklemiştir.
Toplumsal Erozyon ve Gelecek Tahribatı
İktisadi kırılmalar, yalnızca devletin mali dengelerini altüst etmekle sınırlı kalmamış; toplumun ortak değerlerini, çalışma ahlakını ve gelecek tasavvurunu da aşındırmıştır. Türkiye’de gelinen nokta, sadece döviz kurları veya faiz oranları ile tarif edilemeyecek kadar ağır bir tahribatı gözler önüne sermektedir. Üretimle bağını koparan, emeğinin karşılığını enflasyon karşısında eriten ve geçim derdini tek gündemi haline getiren geniş kitleler, ahlaki ve kültürel birikimlerinden de feragat etmek zorunda bırakılmıştır.
Bütçeden rantiye sınıfına ve yüksek faiz giderlerine aktarılan trilyonlarca liralık kaynak, toplumun alın terini ve ortak birikimini tüketmektedir. Merkezi yönetim bütçesinde faiz ödemelerinin payı her geçen yıl katlanarak artmış; trilyonlarca lirayı aşan faiz külfeti eğitimden sağlığa, yatırımdan kalkınmaya kadar her bir vatandaşın payına düşen refahı elinden almakta ve toplumsal birikimi tek taraflı bir mahrumiyete mahkûm etmektedir. Kur Korumalı Mevduat (KKM) gibi uygulamalarla kamunun üzerine yüklenen trilyonlarca liralık maliyet, servet transferini körüklemiş; emekliyi açlık sınırının altında bir gelire, işçiyi asgari ücret cenderesine, genci ise umutsuzluğa mahkûm etmiştir.
Liyakatin terk edilip sadakatin esas alındığı düzen, eğitim kurumlarını ve idari işleyişi işlevsizleştirmiştir. Genç nesillerin geleceğini akademik başarıya veya yetkinliğe değil, siyasi referanslara bağlayan bu zihniyet, ülkenin entelektüel potansiyelini tüketmiştir. Bilginin ve ilmin itibarsızlaştırıldığı bir düzende, nitelikli beyin göçü bir tercihten öte zorunluluk haline gelmiştir.
Ekonomik belirsizlik ve yüksek enflasyon aile düzenini de doğrudan tehdit etmektedir. Geçim sıkıntısının tetiklediği sosyal gerilimler, dayanışma bağlarını zayıflatmış; yerini bireysel hayatta kalma mücadelesine bırakmıştır. Toplumun temel taşı olan aile kurumu, artan yoksulluk meşakkatleri ve gelecek endişesi nedeniyle ciddi bir çözülme süreci yaşamaktadır. Maddi yoksunlukla beraber gelen bu ahlaki çöküş, Türkiye’nin yarınlarını ipotek altına alan asıl tahribattır.
Sonuç: Hakikate, İlme ve Adalete Dönüş
İslam ahkâmına göre faiz; toplumsal adaleti zedeleyen, helal kazancı harama çeviren ve insanı vebal altına sokan büyük bir günahtır. Nitekim Kur’an-ı Kerim, Bakara Suresi 279. ayette bu durumu "Allah’a ve Resulüne karşı savaş açmak" olarak nitelendirerek ilahi hükmün kesinliğini ortaya koymuştur. Türkiye’nin bugün yaşadığı kriz, hatalı iktisat tercihlerinin ötesinde; İslami hükümlerin tutarsız politikalara sığınak yapılmasından kaynaklanmaktadır. Söylemde faize karşı durup icraatta faizi rekor seviyelere tırmandırmak, akabindeki indirimlerden bir başarı tablosu çıkarmak ve geniş kitleleri enflasyona ezdirirken rantiyeye trilyonlarca lira aktarmak; ne İslam'ın hükümleriyle ne de ahlaki ölçülerle izah edilebilir.
İktisat, rakamlardan ibaret değildir; toplumun çalışma ahlakını ve devlete güvenini muhafaza eden önemli bir ölçüdür. Toplumsal huzur; ancak emeğin korunması, kul hakkına riayet edilmesi ve milli servetin adil bölüşümüyle mümkündür. Üretimi felç eden, emeği sömüren ve rantı baş tacı ederek çözülmeyi körükleyen bu zihniyet, ülkeyi telafisi güç bir yıkıma sürüklemiştir.
Bu ağır girdaptan çıkış; ilmi, ahlaki ve hukuki esasların tavizsiz biçimde yeniden hayata geçirilmesine bağlıdır. Devleti yönetenler, manevi değerleri siyasi bir sığınak yapmaktan vazgeçip mutlak liyakat ve hakkaniyete sadakat göstermelidir. Merkez Bankası başta olmak üzere bağımsız kurumlar yetkin kadrolara teslim edilmeli; kamu maliyesinde şeffaflık sağlanmalıdır. Borca ve ranta dayalı anlayış terk edilerek alın terini ve üretimi esas alan milli bir iktisadi yapı hayata geçirilmelidir.
Türkiye, ilahi hükümleri iktisat ilmi ve adaletle birleştirdiği gün bu krizden çıkacaktır. Unutulmamalıdır ki gelecek; vaatlerle günü kurtaranların değil, ilim ve adaletle adımlar atanların omuzlarında yükselecektir.
AHMET KACIR
Kaynakça
Kur’an-ı Kerim, Bakara Suresi, 279. Ayet.
T.C. Hazine ve Maliye Bakanlığı & Strateji ve Bütçe Başkanlığı, Merkezi Yönetim Bütçe Uygulama Sonuçları ve Borç Yönetimi Raporları, Ankara.
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB), Enflasyon Raporları ve Para Politikası Kurulu (PPK) Kararları, Ankara.
Tabakoğlu, A., İslam İktisadı ve Finansı Üzerine Temel Prensipler: Adalet, Bölüşüm ve İktisadi Ahlak, İstanbul.