HIRSIZLIK DEĞİL ‘’HATA’
Bir toplum bazen büyük ahlâkî dönüşümleri kanun değiştirerek değil, kelimelerin anlamını değiştirerek gerçekleştirir.
“Hırsızlık” kelimesinin ahlâkî bir ağırlığı vardır. Hırsız dediğimizde ne demek istediğimizi herkes bilir: Başkasına ait olanı haksız biçimde almak.
“Yolsuzluk” ise daha bürokratik ve teknik bir kelime gibi durur. İhale vardır, komisyon vardır, nüfuz ticareti vardır, kendisi çoğu zaman yapılan fiilin ahlâkî ağırlığını gizler. Sanki ortada yalnızca bir “usul” veya “idari hata” varmış gibi bir algı oluşturur.
Oysa Asıl mesele şudur:
Bir eylemin adını değiştirdiğimizde, onun ahlâkî ağırlığını da değiştirebilir miyiz?
İslâm’ın adalet anlayışında bunun cevabı açıktır. Hak, kimden yana olduğumuza göre değişmez. Haram, yapan kişinin kimliğine göre helâle dönüşmez. Kur’an’ın emrettiği adalet, insanın kendi aleyhine, anne-babası veya yakınları aleyhine dahi olsa hakkı gözetmesini gerektirir.
Dolayısıyla aynı eylem rakip tarafından yapıldığında “yolsuzluk”, bizim taraftan yapıldığında “hata”, “eksiklik”, “sehven yapılmış bir işlem” veya “iyi niyetli bir tasarruf” diye açıklanıyorsa burada yalnızca bir hukuk problemi değil, ciddi bir ahlâk problemi vardır.
Çünkü din bize önce kendi nefsimizle hesaplaşmayı öğretir.
“Biz hangi noktada bunu normalleştirdik?”
Kendi içimizdeki zaafları, açgözlülüğü, denetimsizliği, makam ve güç karşısında susmayı, kamu malına karşı hassasiyetin azalmasını ve sorumluluk duygusundaki aşınmayı görmeden hiçbir meseleyi gerçek anlamda çözemeyiz.
İslâm açısından kamu malı da bir emanettir. Emanete riayet etmek yalnızca bireysel ilişkilerde değil, devlet ve toplum düzeninde de temel bir ahlâkî sorumluluktur.
Üstelik burada yalnızca maddi kayıptan söz etmiyoruz. Bir yolsuzluk dosyasında kaybolan şey bazen paradan çok daha büyüktür: adalete olan inanç.
Oysa adalet, taraf tutmamakla başlar. Hukuk önünde herkesin eşit olması sadece modern hukuk düzeninin değil, İslâm’ın da temel ahlâkî ilkelerindendir. Hz. Ömer’in adalet anlayışından Hz. Peygamber’in emanet ve kul hakkı konusundaki hassasiyetine kadar İslâm geleneğinde yöneticinin ve güç sahibinin sorumluluğu sıradan insandan daha hafif değil, bilakis daha ağırdır.
Bu yüzden mesele bir tarafı suçlamak, diğer tarafı aklamak değildir.
Mesele şudur:
Suç isnadının yöneltildiği kişinin kimliği, makamı, siyasi görüşü, cemaati, çevresi veya bize yakınlığı hukukun ve ahlâkın ölçüsünü değiştirmemelidir.
Çünkü adalet, yalnızca karşı taraf için istediğimizde adalet değildir.
Adalet, bize dokunduğunda da adalettir.
Bir toplumun gerçek ahlâkî sınavı da tam burada başlar. Kendi tarafımızın yanlışını savunmak yerine yanlışın karşısında durabiliyor muyuz? “Bizden” olduğu için yapılan yanlışa başka bir isim bulmaktan vazgeçebiliyor muyuz?
Bu yüzden bugün hepimize düşen soru yalnızca “Kim suçlu?” değildir.
“Biz adaleti, kendi tarafımızın çıkarına rağmen savunabilecek kadar ahlâklı mıyız?”
Çünkü hakikaten adalet istiyorsak, onu yalnızca başkaları için değil, kendimiz için de bağlayıcı kabul etmek zorundayız.