Dini Değerlerimiz (1)
Milli değerlerin kaynağı ve teminatı dini değerlerdir. Dini değerler kaybolduğunda ortada diğerleri de kalmaz. Zira insana bu değerleri bildiren din; yani peygamberler ve onlar tarafından getirilen kutsal kitaplardır. Dolayısıyla dini değerler ile insani, ailevi ve milli değerler arasında birbirini besleyen olmazsa olmaz bir ilişki söz konusudur. İslam’ın gönderiliş gayesi insanı insan, aileyi aile ve milleti millet yapan değerleri önce bildirmek, ardından da dini bir vecibe olarak onların korunmasını güvence altına almaktır.
Kur’an’da bildirildiğine göre; “Allah nezdinde hak din İslâm’dır.” (Al-i İmran 3/19) Bu itibarla bütün peygamberler insanlığa aynı dini ve ona ait aynı İslami değerleri bildirmiştir. İslam, değer olarak barış demektir. Dünyada İslam’ın; yani barışın tesis edilebilmesi için insanlar arasında İslam’ın üç temel esasının yerleşmesi gerekir. Bunlardan ilki olan iman güveni tesis eder. İkincisi olan ibadetler saygıyı, tevazuyu ve itaati; yani kurallara uymayı getirir. Üçüncüsü olan ahlak ise, adalet, dürüstlük, cömertlik, vefa, vb. diğer İslami değerleri ikame eder. Bu sayede yeryüzünde değer olarak İslam; yani barış hâkim olmuş olur. Bu bağlamda Kur’an’da bizlere şöyle buyrulmaktadır: “Fitne kalmayıp, yalnız Allah’ın dini (İslam/barış) ortada kalana kadar onlarla savaşın. Eğer vazgeçerlerse sataşmayın. Zulmedenlerden başkasına düşmanlık yoktur.” (Bakara 2/193)
Zamanımızda insani, ailevi ve milli değerlerin büyük zarar gördüğünü hepimiz kabul ederiz. Bunun en önemli nedeni, dini değerlerin büyük ölçüde ortadan kalkmasıdır. Ortaçağ’da din adına büyük eziyetler çeken Batı insanı, tahrif olmuş Hristiyanlık ve Yahudiliği ıslah etmek yerine intikam duygusuyla “Tanrı’yı öldürme”ye ve dini bütünüyle ortadan kaldırmaya yönelmiştir. Bunun neticesi olarak Batı’da, deizm, agnostisizm, ateizm ve satanizm gibi din karşıtı akım ve anlayışlar ön plana çıkmıştır. Bu akım ve anlayışlar, etkin iletişim araçları ve reklamlar aracılığıyla genelde tüm dünyaya, özelde ise İslam alemine yayılmıştır. Bunun neticesi olarak dünya üzerinde dini değerlerde, İslam aleminde de İslami değerlerde büyük gerileme görülmüştür. Dini değerler ortadan kalkınca, onların koruyup güvence altına almaya çalıştığı insani, ailevi ve milli değerler de ciddi şekilde tehdit altına girmiştir.
İslam’a göre imtihan için geldiği şu dünyada insanın yaradılış gayesi Allah’a layık bir kul, ülkesine ve milletine faydalı bir vatandaş ve ana-babası için hayırlı bir evlat olmaktır. Şayet bunu başarırsa Allah Teala, kendisine ahiret aleminde ebedi bir Cennet hayatı bahşedecektir. Sekülerizm, insanlığın yaradılış gayesini değiştirerek ona bu dünyada Cennet vadetmiştir. Buna göre Allah ve ahiret diye bir şey yoktur. Bu nedenle insanoğlu, bir şekilde kendisini içinde bulduğu bu dünyayı her yönden sonuna kadar tüketmelidir. Bu noktada onu bu amacından alıkoyup engelleyecek ne bir otorite ne de bir kural vardır. Böyle bir anlayış, Batı insanını çılgın ve acımasız bir şekilde dünya nimet ve imkanlarını yok etmeye yöneltmiştir. Kimi altına, kimi petrole, kimi şehvete, kimi … saldırmıştır. Öyle ki madenler gibi doğal zenginliklerin yanı sıra balinalar, aslanlar, vb. pek çok hayvan ve bitki türü dahi yok olma tehlikesiyle yüz yüze gelmiştir.
Bu durumda seküler bakış açısının hâkim olduğu yeryüzünde, değer olarak İslam’ı; yani barışı temin edecek bir zemin kalmamıştır. Tek derdi dünyayı tüketmek olan, Tanrı inancından yoksun kimseleri neyle ve nasıl durduracaksınız? Kendisini Tanrı gören ve sekülerizmi din edinen imandan yoksun Batı insanı, kendisi kimseye güvenmediği gibi başkalarına da hiçbir konuda en ufak bir güven vermemiştir. Bu durumda dünya üzerinde kimsenin kimseye saygısı kalmamış, herkes birbirine tepeden bakmış, kimse kural diye bir şey tanımamış ve yine ortada ahlak ve vicdan diye bir şey kalmamıştır. Maalesef bu noktada dünyayı ahiretle, sekülerizmi maneviyatla frenlemesi ve dengelemesi gereken Müslümanlar da, iletişim araçlarının gücü ve reklamların büyüleyici etkisiyle lüks ve israfa yönelmiş, Uhud savaşında mevzilerini terekeden okçular gibi, dünyevi ganimet elde etme peşine düşmüştür. Öyle ki manevi makam ve değer peşinde koşması gereken dindar kimse ve kesimlerimiz dahi, kendileri için daha fazla dünyevi makam ve maddi menfaat temin etme yarışına girmiştir.
İslam’da sorumluluk kişinin kendinden başlar, fakat kendisiyle son bulmaz. Zira sosyal bir varlık olarak insan, önce kendisinden sorumludur, fakat daha sonra anne-babası, eşi ve çocuklarıyla ailesinden, yakınları ve komşularıyla toplumundan ve milletinden, hatta tüm insanlıktan, tüm evrenden sorumludur.
Fahri SAĞLIK
Emekli Müftü