BİR YANDA AKRAN ZORBALIĞI, DİĞER TARAFTA ÖĞRETMEN ZORBALIĞI…

Bu iki önemli konu her ne kadar basında ve kamuoyunda yer alıyor olsa bile…

Gerekli değeri, önemi görmediğini düşünüyorum…

Geçiştirme ile sanki sorun, halı altına süpürülüyor gibi…

Bu konuda çalışmalar ürüten STK’lar ile psikologlar eşliğinde, benim gibi eğitimin mutfağında yetişmiş, binlerce öğrenci yetiştirmiş, tecrübe ve liyakat sahibi, deneyimli öğretmenlerden oluşan ekiplerle çalıştaylar yapılmalı. Yapılırsa gönüllü olarak bu tür çalıştaylarda seve seve görev alırım…

Çünkü konu çok mühim ve çok büyük önem arz ettiğini düşünüyorum…

Ne kadar büyük ve önemli bir sorun olduğunu yazımın devamında örnek vererek anlatacağım inşallah…

Önemli olan sorunu, sorun olmaktan çıkarmak ve kaynağında çözebilecek çözümler üretmek…

“Öğretmen Kitabı Unutan Öğrencinin Yanağını Kırmız Kalemle Çizdi”… İddia bu yönde.

Her meslekte olduğu gibi öğretmenlik mesleğinde de çürük elmalar vardır… 

Bu çürük elmaları ayıklayacak bir sistem kurulmadığı sürece, haber sitelerinde ve kamuoyunda bu tarz haberleri duymaya devam edeceğiz…

Cezalar açık, net ve caydırıcı olmalı…

Eskisi gibi “Ayağımı devlet kapısına attım, artık emekli olana kadar sırtım yere gelmez” anlayışı son bulmadıkça, sorunlar devam etmeye devam eder…

Fakat müdür beyler tarafından mobbinge uğrayan ve uğramaya devam eden, iftiraya maruz kalan ve kalacak olan öğretmenlerin haklarını da sonuna kadar koruyacak, savunacak bir sistem kesinlikle olmalı…

Yani kurunun yanında yaş da yanmamalı…

Hatta suistimale açık bir sistem olursa, yaş yanar kuru kalır… Bkz. MEB’de Yönetici Atama Sistemi…

Yoksa iyiler atılır… Zorbalara daha çok meydan kalır…

Yani hiçbir şekilde suistimale açık olmaması gereken bir sistem kurgulanmalı…

Aksi halde, yandı gülüm keten helva… 

İsmi cismi ün yapmış, nam salmış köklü eğitim kurumlarında veya kolejlerde bu tarz haberleri bu yaşıma kadar hiç duymadım…

Çünkü orada nüfuzlu ailerin ve zengin insanların çocukları veya çocuğuna değer, önem veren idealist ailelerin çocukları okuyor…

O kolejlerde okuyan öğrenciler hiç mi evde kitabını unutmuyor…

Elbette unutuyordur… Fakat öğretmen tolere ediyor… Öğrencisini tüm arkadaşlarının yanında aşağılamıyor, rencide etmiyor… Yanağını kırmızı kalem ile çizerek, sınıftan atarak evine göndermiyor, tahtada tek ayak üstü bekleme cezası vermiyor, …

Daha burada yazamadığım, ama duyduğum ne cezalar var… Çin işkencesinden beter! El kadar çocuklara zamanında yapılmış…

Peki bu nam yapmış marka kolejlerde öğretmen bunu yaparsa ne olur?

Anında, kolej kendi içinde, konu hakkında soruşturma yapar ve öğretmen suçlu bulunursa, öğrencisini gerçekten rencide etmişse, aşağılamışsa, yanağına kırmızı kalem ile çizik atmışsa, anında kolej tarafından sözleşmesi feshedilir… Öğretmen kapının önüne konur…

Olay bu kadar net ve yapılacak işlem bu kadar basit…

Bunu gören, duyan diğer meslektaşları bir daha başka bir öğrenciyi sırf kitabını evde unuttu diye, yanağına kırmızı kalem ile çizik atarak, onu sınıftan atarak eve göndermeye cesaret edebilir mi? Elbette edemez…

Zenginin çocuğu,fakirinin çocuğu ayrımı yapmadan “Tüm çocuklar değerlidir” anlayışı yerleşmeden, sanırım bu iş çözüme kavuşmayacak…

Bir diğer iddia; 

Akran Zorbalığı…

Üstelik; bu yapılan akran zorbalığı, 10 yaşındaki küçücük bir kız çocuğuna yapılıyor…

Kim tarafından yapılıyor? Arkadaşları tarafından… Pes!

Annesinin iddiası şu yönde:

“Kızım, 2 doktor tarafından muayene edildi. Parmağının kırıldığı, saçlarının koparıldığı, dizlerinin kanlar içerisinde olduğu rapor edildi.”

İnsanoğlunun doğduğu ailesi, annesi, babası, varsa ablası, abisi, kardeşi, sülalesi ile okuldaki arkadaşları ve öğretmenleri hayatının temel taşlarını oluşturuyor…

Bu temel taşlar ona zarar veriyorsa…

O zaman toplumsal sorunlar dediğimiz sorunlar meydana geliyor ne yazık ki…

Doğduğu evde anne ve babasından fiziksel şiddet, psikolojik baskı, ablası ve abisi tarafından kıskançlıktan kaynaklı baskı, sülalesinden hasetlik ve fesatlıktan dolayı şiddet ve psikolojik baskı görüyorsa, kader ağlarını örmüşse…

Zorba bir öğretmenin eline düşmüşse ve üstüne üstlük akran zorbalığına maruz kalmışsa…

El insaf! Varın siz düşününün, bu kişinin bebekliğini, çocukluğunu… Tüm hayatı şiddet, zorbalık ve psikolojik baskı üzerine kurulu…

Kader ağlarını örmüşse dediğime bakmayın…

Allah (C.C.) insana akıl vermiş, fikir vermiş; problemler verdiği gibi çözüm yolları da vermiş…

Yeter ki, yetkililer bu konuların üstüne biraz daha kafa yorsa… Çözüme kavuşmayacak sorunlar elbette değil…

Vakti zamanında bir arkadaşım anlatmıştı…

1980’li yıllarda daha beş yaşında ilkokula başlıyor…

Yani daha bebeklikten yeni çıktığı yaşlar, çocuk bile sayılmaz…

İlkokulda 60 kişilik sınıf, 10 kişi kırmızı kurdeleli… Öğretmenin gözde, başarılı, imtiyazlı öğrencileri…

20 kişi orta halli öğrenci…

10 kişi yaramaz, haşarı… Deyim yerindeyse zıpır. Zayıfı ezmek üzerine yetiştirilmiş, acımasız, sözde kendini etrafına üstün gösterme psikolojisi içinde olan bir takım…

Diğer 20 kişi de suskun, içine kapanık, annesi babası tarafından pek sokağa bırakılmamış, anne baba sevgisi ile yetişmiş, kimseye zarar vermek istemeyen, iyi niyetli çocuklar…

Arkadaşım sözüne şöyle devam ediyor:

Sabah sınıfa ilk öğretmen girer, o girer girmez ayağa kalkarız, daha yerimize oturmadan 4-5 kişiyi tahtaya kaldırır, soru sorar ve bilemezse ilk fasıl dayak başlar… Yani dört beş tokattan oluşan bir dayak faslı ile derse başlıyorlar..

Ve öğlene kadar “miskin, beceriksiz, odun, balta, s…, a…., g…z…” aşağılamalarının eşliğinde günde 3-4 kez dayak, bir de üstüne sıra sopası… Bu bir de, her Allah’ın günü tekrar edermiş…

Birinci sınıftan beşinci sınıfa kadar… Düşünebiliyor musunuz? Beş yıl boyunca, her Allah’ın günü böyle…

Yani; 5 yaşından 10 yaşına kadar…

Öğretmen korkusunu tüm iliklerine kadar yaşamış!

Baskılanmış, sindirilmiş, korkusundan ağzını açamaz hale gelmiş…

Akran zorbalığının ise her türlüsünü görmüş, yaşamış. Her şikayet etmeye kalkıştıklarında ya dayak yemişler, ya aşağılanıp kovulmuşlar müdür beyler tarafından…

Resmen devlet okullarında o yıllarda bir insanlık dramı yaşanmış! Aslına bakarsanız, büyük bir insanlık suçu işlenmiş. Üstelik de, adı öğretmen olan kişiler tarafından…

Ortaokula başlıyor, dayağın şiddeti daha da artıyor… Direniyor var gücüyle…

Liseye başlıyor. Gittikçe şiddeti artan dayak ve akran zorbalığına dayanamayıp sonunda lise birinci sınıftan okulu bırakıyor…

Ve askerlik… Dayağın hasını orada görüyor…

Yani; 5 yaşında, (sözde) eğitim görmesi için devlet anne babasının elinden, oyuncaklarının arasından alıyor… Devlet kendi seçmiş olduğu öğretmen ve kendi yetiştirmiş olduğu komutanın eline, insafına bırakıyor… 

Devletin emanetine nasıl muamele edildiğini soran, araştıran, inceleyen, denetleyen bir mekanizma yok!

Zorbalığa dur diyen bir Allah’ın kulu yok! 

“El kadar çocuğa veya fidan gibi delikanlıya nasıl el kaldırırsın? O senin öfke hezeyanlarının kum torbası mı?” diyen yok!

Ve 5 yaşından 22 yaşına kadar, aralıksız psikolojik baskı ve fiziksel şiddet… 17 sene hiç aralıksız… Pes!

Hiçbir denetim mekanizması olmaz mı?

Sistemin içindeki çürük elmaları ayıklayacak bir mekanizma hiç kurulmaz mı?

Elbette kurulur, yapılır. Gerçekten yapılmak istenirse tabi…

İnsana ve çocuğa değer verilmek istenirse her şey mümkün. 

Bu arkadaşım okulu lise birinci sınıftan bırakmış. Hayatımda gördüğüm, tanıdığım, karşılaştığım en zeki kişi. Kendisi tam siyasi bir deha… Öngörüleri çok yüksek ve satrançta oldukça usta bir oyuncu…

Yani şöyle söyleyeyim; devlet gerçekten zorba ve acımasız bir öğretmeni onun başına musallat etmemiş olsaymış, çok rahat ve kolaylıkla mühendis olabilirmiş, hatta uzay bilimcisi bile rahatlıkla olabilirmiş, o kadarını söyleyeyim size…

Şimdilerde ise işsiz, güçsüz birisi olarak devletten yardım parası alıyormuş…

Mesleksiz kalmış, kendince bulduğu işlerde bir çalışıyor, bir çalışmıyormuş…

Elbette ahirette bu çocuğa yapılanların hesabını, sorumlularından Yüce Allah (C.C.) soracak…

Yüce Allah (C.C.)’ın sonsuz adaletine güvenimiz tam…

Fakat; sistem olarak bu dünyada yöneticilere düşen bir takım görevler var ve insanoğlu bu dünyayada da kulun adaletini görmek istiyor…

“İnsanı kaliteli yetiştir, kaliteli yaşat ki; hem milletine, hem devletine hayırlı, faydalı bir insan olsun” düsturu tam bu noktada ortaya çıkıyor…

Şimdi burada kaybeden kim? En başta arkadaşımın kendisi… Sonra insanlık… Çünkü bu ona yapanlar suç olarak sayılmaya kalksa, çocuk ihmal ve istismarına girer…

Küçük yaştaki çocuğun vücut dokunulmazlığına aykırı… Fiziksel ve psikolojik şiddet ise daha ileri düzeyde suç!

Geleceğini çalma, hayallerini yıkma… Hayal kurmasını engelleme, dünyaya geldiğine pişman etme.. Psikolojik, kalıcı hasarlar bırakma…

Şimdi tüm bunları yapan bir kişi öğretmen olabilir mi?

Olsa olsa “Öğretmenlerin yüz karası, Allah’ın belası biri olur” diyeceğim artık daha ne diyeyim… 

Öğretmenliğin o güven verici, kucaklayıcı, bütünleyici, yol gösterici misyonundan zerre nasibini alamamış birine de öğretmen demek gönlüme ağır geliyor…

Böylesi ruh hastalarını ayıklayacak, MEB bünyesinden sistemin dışına atacak bir mekanizma kurulması şart…

Ayrıca bunu yapan öğretmenin kendi çocuğu, duyduğumuza göre doktor olmuş…

Kendi çocuğuna demek ki imtiyazlı davranmış, korumuş, kollamamış, el üstünde tutmuş… Demek yapabiliyormuş aslında… Ama evladı yerine koyması gereken öğrencilerinden bunu esirgemiş… Onlara yol göstermeyi çok görmüş… Lüzum hissetmemiş… Vaaaaahhhh!!

Ama söz konusu milletin çocuğu olunca hayattan tüm hıncını, intikamını küçücük el kadar çocuklardan, masumlardan almış…

Kim bilir tanıdığım arkadaşım gibi öğretmenlikten emekli olana kadar kaç çocuğun hayallerini, geleceğini, (sözde) öğretmenlik adı altında çaldı bu kişi? Üstelik kadın öğretmenmiş… Ciğerim sızlıyor… Varın, gerisini siz düşünün…

Üçüncü sayfalar çocukluğunda böyle zorbalık görmüşlerle dolu…

Haliyle ileride, büyüyünce, karşımıza trafikte, sokakta, parkta elinde bıçakla, satırla, kılıçla, silahla çıkıyor… Geçmişin intikamını, gördüğü baskı ve şiddetin intikamını almaya çalışıyor…

Onları kesinlikle haklı göstermeye çalışmıyorum…

Elbette onların yaptığı da suç. Kesinlikle cezasız kalmaması lazım elbette. Her ne olursa olsun, mazur görmemek lazım tabi ki de…

Fakat benim anlatmak istediğim sorunu kaynağında çözüme kavuşturmak…

Zorbalıkla mücadele şart!

Zorbaların cezalandırılması şart! Yaptığının bedelini her sorumlu ödemeli!

Bir daha söylüyorum; bu konularda üst üste çalıştaylar yapılmalı…

Çünkü 1980’li yıllardaki gibi dayak, psikolojik şiddet olmasa bile, o yılların yaraladığı yetişkinler şu an toplumda… Yaralarını sarıp tedavi eden belki de yok. Saatli bomba gibi geziniyorlar ortalıkta… Çok yönü var bu sorunun; üzerinde düşünülmesi, kafa yorulması, çözüme kavuşturulması gereken… Hukuki, sosyolojik, kültürel, eğitimsel…

Çünkü yıl oldu 2022. Artık eş…e bile dayak atılmıyor.. Hayvan haklarını konuşuyoruz…

Bu konularda atılması gereken daha çok adım, yapılması gereken daha çok iş olduğunu düşünüyorum…

Tabi ki bunu sorun olarak görüp, kabul etmek en başta yapmamız gereken işlem…

Yoksa o sorun büyüyor, büyüyor…İlerleyen yıllarda karşımıza arıza olarak çıkıyor. Olan topluma ve dolaylı yollardan zarar da devlete oluyor…

Bilmem; Sayın Yetkililer’e buradan, 20 yıllık bir öğretmen olarak yeterince açık ve net şekilde anlatabildim mi?