Dindar Nesil Paradoksu: Bir Toplumsal Mühendislik Projesinin Sosyolojik İflası

​Türkiye, son yirmi yılına damga vuran en iddialı toplumsal projelerinden birinin "beklenmedik" sonuçlarıyla yüzleşmektedir: "Dindar Nesil" ideali. Devletin tüm kurumsal imkânları, eğitim müfredatı, medya retoriği ve kamu istihdam stratejileri bu hedef doğrultusunda seferber edilmiştir. Ancak 2020’li yılların sosyolojik verileri, bu devasa yatırımın beklenen neticelerin aksine bir tablo oluşturduğunu; genç kuşaklarda deizm ve kurumsal dinden kopuşun Cumhuriyet tarihinin en yüksek seviyelerine ulaştığını tescillemektedir. Bu durum sadece bir kuşak çatışması değil; temsil, samimiyet ve adalet ekseninde yaşanan yapısal bir "manevi iflas" halidir.

​I. Epistemolojik Çöküş: "Taklidi İman" ve Bilgi Çağı

​Siyasi iradenin önceliği, sorgulayan ve tahkik eden bir dindarlıktan ziyade; mevcut siyasal düzleme sadakat gösterecek homojen bir kitle oluşturmaktı. Bu süreçte dini eğitim; evrensel ahlaki değerlerinden ve özünden soyutlanarak bir "aidiyet ve itaat" kalıbına hapsedilmiştir. Fakat dijital çağın beraberinde getirdiği enformasyon şeffaflığı, bu monolitik kurguyu geçersiz kılmış ve yalıtılmış bilgi duvarlarını temelinden sarsmıştır. Eskiden tek yönlü bilgi akışı ile yönetilen zihinler, bugün saniyeler içinde farklı felsefi itirazlara ve tarihsel belgelere ulaşabilmektedir. İmam Gazali’nin el-Munkızu mine’d-Dalal eserinde uyardığı üzere; araştırmaya dayanmayan "taklidi iman", modern dünyanın sofistike sorgulamaları karşısında savunmasız kalarak entelektüel derinliğini yitirmiştir.

​II. Teopolitik İstismar: Kutsalın İktidar Meşruiyetine İndirgenmesi

​Sürecin ağır tahribatı, dünyevi iktidarın her adımını ve her hatasını din diliyle meşrulaştırma çabasıyla verilmiştir. Dini değerlerin siyasi polemiklerin günlük malzemesi haline getirilmesi, her idari zafiyetin faturasının doğrudan inanca kesilmesine yol açmıştır. İslam hukukunun kurucu aklı Ebu Hanife’nin, iktidardan bağımsız duran ve hakikati sultanın gölgesine feda etmeyen mirası bu süreçte ihmal edilmiştir. Din, "âlemşümul bir değer" olmaktan çıkarılıp, bir grubun siyasi ve ekonomik bekasını koruyan bir "kimlik zırhı" haline getirilmiştir. Ekonomik adaletsizlikler ve liyakat kayıpları; "nas", "imtihan" veya "kader" gibi kavramlarla örtülmeye çalışıldıkça, toplumsal öfke bu kavramların temsil ettiği inanç zeminine yönelmiştir.

​III. Ahlaki Kırılma: "Kul Hakkı"ndan "Grup Çıkarı"na

​Dindarlığın bir ahlak nizamı olmaktan çıkıp bir güç ve imtiyaz enstrümanına dönüşmesi, gençlerin vicdanında derin yaralar oluşturmuştur. İslam’ın temel taşı olan 'emaneti ehline veriniz' ilkesi, yerini 'bizden olanı koruma' refleksine bırakınca, Nurettin Topçu’nun vurguladığı o büyük 'ahlak davası' şekilci bir dindarlığın gölgesinde kalmıştır. Genç kuşak; alnı secdeye giden ancak iş mülakatlarında haksızlık yapan, "kul hakkı" yiyen veya kamu kaynaklarını şahsi menfaatine kullanan figürlerle karşılaştıkça, dinin vadettiği ahlaki üstünlüğe olan inancını kaybetmiştir. Mevlana’nın "Ya olduğun gibi görün ya göründüğü gibi ol" düsturunun kolektif ihlali, dindarlığın manevi bir terakki değil, yükselmek için takılan bir "maske" olduğu algısını kemikleştirmiştir.

​IV. Bir Vicdani Başkaldırı Olarak Sekülerizm

​Yeni kuşak için sekülerleşme sadece felsefi bir tercih değil, aynı zamanda mevcut düzene, baskıya ve samimiyet eksikliğine karşı geliştirilen bir "vicdani protesto" niteliği taşımaktadır. Gençler, kutsal değerleri kendi ikballeri için kalkan yapanların safında durmaktansa, dürüst bir mesafeyi daha ahlaki bir zemin olarak algılamaya başlamıştır. Eğitimde ise niceliksel artış, niteliksel bir çöküşle sonuçlanmıştır. Din, Farabi’nin Erdemli Şehir tasavvurundaki gibi bilim, sanat ve estetikle barışık bir "yaşam haritası" olarak sunulamadığı için; korku ve yasak odaklı pedagoji, gençleri rasyonel dünyayı seküler alanlarda aramaya itmiştir.

​V. Gaye Olarak Din, Vasıta Olarak Siyaset

​Kurtuluşun temel şartı, dinin bir "araç" değil, hayatın "gayesi" olduğu bilincini yeniden canlandırmaktır. İnanç değerleri; koltuk, makam veya ekonomik imtiyaz elde etmek için kullanılan birer basamak olmaktan derhal kurtarılmalıdır. Din, iktidarların yanlışlarını örten bir örtü değil, aksine her türlü yanlışı düzeltecek bir nizam ve adalet ölçüsü olarak konumlandırılmalıdır. Genç nesiller; dinin bir grubun çıkarlarını korumak için değil, tüm insanlığın saadetini ve hakkını savunmak için var olduğunu gördüklerinde, aradıkları o samimi maneviyat zeminini yeniden oluşturacaklardır.

​VI. Samimiyetin İhyası ve İstismarın Reddi

​Toplumsal yaraları sarmak için yapılması gereken; dinin sadece söylemde kalmayıp, eylemde "istikamet" kazanmasıdır. İstismarın panzehiri samimiyettir. Eğer bir dindar; adaletsizliğe kendi yakını dahi yapsa karşı durabiliorsa, gücü eline geçirdiğinde zayıfın hakkını yemiyorsa ve inancını dünyevi bir ikbal için pazarlık konusu yapmıyorsa, o dindarlık toplumda yeniden hürmet görecektir. Çıkış yolu; dini basamak yapanları değil, dini yaşayanları örnek gösteren bir anlayışı toplumun kalbinde yeniden oluşturmaktır. Tarih boyunca hakikat, onu basamak yapanların ayağının altından kaymış; ancak onu baş tacı edenlerin gönlünde ebedi bir taht kurmuştur.

​SONUÇ: Samimiyet Sınavı ve Yeniden İnşa

​Türkiye bugün derin bir mana kayması yaşamaktadır. "Dindar" etiketi artık toplumda dürüst insanı değil; liyakatsiz ve ayrıcalıklı sınıfı çağrıştırmaktadır. Bu toplumsal kopuşu durdurmak daha fazla din dersiyle değil, köklü bir zihniyet devrimiyle mümkündür:

​Liyakat, Emanetin Şartı Sayılmalı: Adalet sadece cami kürsülerindeki bir söylem olmaktan çıkıp; kamuda şeffaflık, ehliyet ve mülakatsız atama ilkeleriyle hayat bulmalıdır.

​Dini Temsilin Bağımsızlığı: Dini kurumlar siyasi onay makamı olmaktan çıkıp, Aliya İzzetbegoviç’in vurguladığı "hür vicdanın" savunucusu olmalıdır.

​Sıdk ve Adalet: Çıkış yolu; siyasetin gürültülü sloganlarında değil, doğruluk ve adalet zemininde yeniden tesis edilecek samimi bir dilin oluşturulmasında gizlidir.

​Tarih, samimiyetini yitirmiş ve adaleti sadece kendi grubu için istemiş hiçbir hareketin kalıcı bir manevi iz bırakamadığının en büyük şahididir.

FATMA YILDIZ

​Kaynakça:

​İbn Haldun: Mukaddime

​İmam Gazali: el-Munkızu mine’d-Dalal

​Aliya İzzetbegoviç: Doğu ve Batı Arasında İslam

​Nurettin Topçu: Ahlak Nizamı / İslam ve İnsan

​Farabi: el-Medinetü'l-Fazıla

​Veri Setleri: KONDA Gençlik Raporları ve MAK Danışmanlık Değerler Analizi (2019-2025).