Betona Gömülen Gelecek: Tarım Arazilerinde Stratejik İntihar!

​Giriş: Bir Medeniyet Kaynağının Sistematik Tasfiyesi

​İnsanlık tarihi, toprağı yönetenlerin ihtişamlı yükselişine ve toprağına ihanet edenlerin trajik çöküşüne tanıklık etmiştir. Anadolu, binlerce yıldır buğdayın, zeytinin ve bereketin yeryüzündeki ana vatanı olma vasfını sürdürürken; modern Türkiye, son çeyrek asırda bu paha biçilemez mirası "beton ekonomisi" uğruna sistemli bir biçimde kurban etmektedir.

​Tarım arazilerinin inşaat sektörüne feda edilmesi, basit bir sektörel tercih değil; bir ulusun biyolojik varlığının ve ekonomik egemenliğinin, kısa vadeli rant hırsıyla acımasızca ipotek edilmesidir. Bu, sadece fiziksel bir toprak kaybı değil; aynı zamanda bir medeniyetin can damarlarını kesmesi, biyolojik hafızasını yok etmesi ve kendi köklerini kurutmasıdır.

​1. Sistemsel Çöküşün Mimarı: Yapısal Beka Körlüğü

​Tarım arazilerinin hızla yapılaşmaya açılmasının arkasında yatan temel dinamik, devlet aklının ve sermaye odaklarının içine düştüğü yapısal bir beka körlüğü tezahürüdür. İnşaat sektörü, hızlı sermaye döngüsü ve düşük nitelikli iş gücü istihdamı sağladığı için "ekonominin sahte lokomotifi" olarak konumlandırılmıştır.

​Bir tarladan alınacak 50 yıllık mahsulün hayati değeri, o tarlaya yapılacak bir toplu konut projesinin bir yıllık satış kârı ile kıyaslanmakta; bu da stratejik bir idrak felci oluşturmaktadır. İmar hukukundaki esneklikler ve "Büyükşehir Yasası" ile köylerin birer gece operasyonuyla mahalleye dönüştürülmesi, kırsal alanların "arsa" vasfı kazanmasına yol açmış; meraların koruma kalkanları rant uğruna kasten zayıflatılmıştır.

​2. İmar Barışı ve Hobi Bahçeleri: Toprağa Kurulan Truva Atları

​Tarım arazilerini içeriden kemiren en sinsi iki tehlike, "İmar Barışı" ve "Hobi Bahçeleri" aldatmacasıdır. Belirli aralıklarla çıkarılan imar afları, tarım arazileri üzerine kaçak inşa edilen suç niteliğindeki yapıları yasallaştırarak "hukuksuzluk ödüllendirilir" algısını kemikleştirmekte ve yeni işgalleri teşvik etmektedir. Bu durum, toprağı namusuyla işleyen çiftçiyi cezalandırırken, toprağı istila eden rantiye sınıfını ihya eden bir adaletsizlik mekanizması oluşturmaktadır.

​Hobi bahçeleri ise şehirli insanın doğa özlemini istismar eden bir Truva atıdır. Tarım arazilerinin mikro parsellere bölünerek fiilen konut alanına dönüştürülmesi, toprağın biyolojik fonksiyonunu ebediyen kaybetmesi ve geri dönüşü olmayan beton adacıklarına hapsolması demektir.

​3. Son 24 Yılın Karanlık Bilançosu: Rakamlarla Ulusal Yıkım

​2000'li yılların başından 2026 yılına kadar uzanan süreçte, Türkiye en büyük stratejik sermayesi olan toprağını bir ham madde gibi harcamıştır. İstatistiksel veriler tabloyu tüm çıplaklığıyla ortaya koymaktadır:

​Devasa Arazi Kaybı: 2002 yılında 26,5 milyon hektar olan işlenen tarım arazisi miktarı, bugün 23 milyon hektarın altına gerileyerek yaklaşık 3,6 milyon hektarlık bir alanı yitirmiştir. Bu, Belçika gibi bir ülkenin tüm topraklarının üzerine beton dökülmesiyle eş değerdir.

​Gıda Güvencesinin Çöküşü: Nüfusun hızla artmasına rağmen arazilerin betonlaşmasıyla, kişi başına düşen tarım alanı 4 dönümden 2,5 dönüme gerilemiştir. Vatandaşın gıda güvenliği son 24 yılda %37,5 oranında buharlaşmıştır.

​Gri Havzaların İstilası: Kritik tarım havzalarındaki betonlaşma oranı %175'lik korkunç bir artışla ekosistemi kuşatmıştır.

​4. Ekolojik İflas ve Sosyolojik Erozyonun Pençesinde

​Türkiye'nin en değerli alüvyal toprakları, inşaat sektörünün doğrudan ve istilacı hedefi konumundadır. Bursa Ovası sanayi ve konut baskısı altında meyve bahçelerini fabrikalara terk ederek griye boyanmıştır. Çukurova’nın narenciye kokulu toprakları üzerinde yükselen rezidanslar, sadece ağaçları değil, toprağın drenaj sistemini de katletmektedir.

​Yıkım sadece fiziksel değil, aynı zamanda sosyolojiktir. Toprağını kaybeden köylü, kente göç ederek üretici kimliğini yitirmekte ve "niteliksiz tüketici" kitlesine dahil edilmektedir. Bu kırılma, kırsal yaşamın sunduğu sosyal güvenlik ağlarını parçalamakta ve toplumsal hafızada onarılamaz bir boşluk oluşturmaktadır.

​5. Su Kaynaklarının İnfazı ve Isı Adaları: Sessiz Felaket

​Tarım arazilerinin betonla kaplanması, doğanın en temel mekanizması olan su döngüsünü de infaz etmektedir. Toprağın gözenekli yapısı, yağış sularını yer altı rezervlerine ileten hayati bir akciğerken; üzerine dökülen beton, bu bağı kopararak yapay sel felaketlerine zemin oluşturmaktadır. Geçirimsiz hale gelen yüzeyler, yer altı sularının beslenmesini engellemekte ve şehirleri birer "ısı adasına" dönüştürerek yerel iklim dengesini bozmaktadır. Tarımsal havzaların üzerine kurulan devasa bloklar, ekosistemin nefes borularını tıkamakta; bugün "modern konfor" olarak pazarlanan yapılar, yarının susuzluk ve çölleşme krizinin mimari temellerini oluşturmaktadır.

​6. Ulusal Güvenlik Riski: Gıda Egemenliğinin Devri

​Eskiden kendi kendine yeten dünyadaki nadir ülkelerden biri olan Türkiye, bugün gıda ithalatına bağımlı hale getirilerek stratejik bir esaretin eşiğine sürüklenmiştir. Gıda milliyetçiliğinin küresel bir silaha dönüştüğü yeni dünya düzeninde, kendi arazisini betonlaştıran bir ülke, mutfağının ve bağımsızlığının anahtarını küresel güçlere devretmiş demektir. Bu hamle, bugünün nesillerinin yarınların kaynaklarını bugünden yağmalaması anlamına gelen büyük bir ekolojik borçlanmadır. Bizler bugün lüks konutlar inşa etmek adına doğayı tahrip ederken, çocuklarımızı temiz sudan ve gıda egemenliğinden mahrum bırakarak onları kronik bir açlık sarmalına mahkum ediyoruz.

​7. İllüzyonist Kalkınma ve Ekolojik İntiharın Estetiği

​Betonlaşmayı bir "modernleşme" nişanesi olarak sunan bu illüzyonist kalkınma modeli, aslında kendi sonunu hazırlayan bir ekolojik intiharın estetiğini oluşturmaktadır. Şehirlerin çeperlerine dikilen devasa bloklar, gökyüzüne yükselen birer başarı anıtı değil; toprağın nefesini kesen, biyolojik çeşitliliği betona gömen birer mezar taşı hükmündedir. Doğayı bir ham madde deposu, toprağı ise yalnızca üzerine inşaat yapılacak bir platform olarak gören bu zihniyet, yaşamın temel döngüsünü kırmaktadır. Kendi gıdasını üretemeyen bir toplumun "rezidans konforu", küresel bir kriz anında kumdan bir kaleye dönüşmeye mahkumdur.

​8. Gelecek Nesillere Miras Değil, Bir Enkaz Bırakmak

​Bugün tarım arazilerinin tasfiyesi üzerinden elde edilen kısa vadeli sermaye birikimi, yarın çocuklarımızın ödeyeceği ağır bir kefaretin zeminini oluşturmaktadır. İktisadi büyümeyi sadece fiziki stok artışına indirgeyen sığ ve hoyrat yaklaşım, sürdürülebilir bir gelecek vizyonuna sahip değildir. Gıda egemenliğini kendi elleriyle teslim eden bir ulus, bağımsızlığını da kademeli olarak yitirir. İnşaat baronlarının kâr hırsını doyurmak adına köylünün toprağını arsalaştırmak, gelecek kuşakların en temel hakkı olan sağlıklı gıdaya erişim hakkına yapılan sistemli bir saldırıdır. Hiçbir finansal büyüme rakamı, yok edilen bir ovanın veya üzerine beton dökülen bereketli bir tarlanın boşluğunu asla dolduramayacaktır.

​9. Kurtuluş İçin Stratejik Acil Eylem Planı

​Bu felaketi durdurmak ve bekasını korumak isteyen bir devlet için şu beş adım kaçınılmazdır:

​Anayasal Tarım Sit Alanı: Stratejik ovalar anayasal güvenceyle "dokunulmaz" ilan edilmeli ve her türlü yapılaşma mutlak surette yasaklanmalıdır.

​İhtisaslaşmış Toprak Mahkemeleri: Tarım arazileriyle ilgili ihlaller için hızlı karar verebilen uzman yargı mercileri kurulmalıdır.

​Kompakt Şehirleşme Modeli: Şehirlerin tarım arazilerine doğru yatay büyümesi derhal durdurulmalı; mevcut şehir sınırlarını koruyan, teknolojiyle entegre akıllı ve kompakt modeller benimsenmelidir. Bu modelle, yerleşim alanlarının verimli tarım topraklarını istila etmesi engellenmeli ve kentsel yaşam, toprağın nefes almasına izin veren bütüncül bir planlama ile mevcut sınırlar içerisinde yeniden oluşturulmalıdır.

​Anayasal İmar Affı Yasağı: Tarım arazileri üzerindeki kaçak yapılaşma için anayasaya "asla affedilemez" şerhi düşülmelidir.

​Üretici Egemenliği: Çiftçi, toprağını ranta kurban etmeyecek bir gelir güvencesine ve teşvik seviyesine ulaştırılmalıdır.

​Sonuç: Betonun Geçici Konforu ve Toprağın Ebedi Egemenliği

Türkiye, kendi geleceğine kasteden bir ekonomik modelin kurbanı edilmektedir. İnşaat sektörüyle oluşturulan yapay zenginlik, bir gün tüm ülke açlık tehlikesiyle burun buruna geldiğinde hiçbir anlam ifade etmeyecektir. Toprak, alınıp satılan bir mülk değil; geçmişten devralınan ve geleceğe taşınması gereken vazgeçilmez bir emanettir.

​Zira unutulmamalıdır ki; göğe yükselen beton blokların soğukluğu hiçbir sofraya aş olmaya yetmez; ancak toprağın kadim ve sessiz bereketi bir milleti ilelebet yaşatır. Gelecek, yaşamı betona hapsedenlerin değil, toprağına sahip çıkanların olacaktır.

​FATMA YILDIZ

​Kaynakça

​Resmi İstatistikler: TÜİK (2002-2025 Veri Setleri), T.C. Tarım ve Orman Bakanlığı Stratejik Envanter Kayıtları, T.C. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı Yerleşke Verileri.

​Küresel Raporlar: FAO (2024 Turkey Case Study: Land Use and Food Security), OECD (2025 Agriculture Policy Review: Turkey), IPCC Mediterranean Climate Assessment Report (2024).

​Akademik ve Sivil Toplum Kaynakları: TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası Raporları, TEMA Vakfı Arazi Tahribatı ve Çölleşme Çalışmaları, International Journal of Land Use Policy (2023-2025 Dönemi Makaleleri).