Yeni Akit yazarı Yaşar Değirmenci, "Şartlar çok ağır, ciddi bir geçim sıkıntısı yaşanıyor. Dekor değişti ve parlaklaştı. Ama o değişen dekor içindeki sıkıntılar daha da arttı. En büyük taklit, sonunun mutlak felaket olduğu bilinerek yapılan taklittir. Taklit; kimliği, kişiliği kaybetmektir. İç ve dışta yaşadığımız çeşitli bunalım sebepleri var." değerlendirmesini yaptı. 

Değirmenci yazısında, "Bir yılın tamamlanması, insanı düşünceye sevk etmeli. Nasıl geçti bu bir yıl? Gelecek yıla nasıl başlıyoruz? İnsan fıtratı, zamanın akışına böyle bakacak bir yapıdadır. Normali budur. Güneş batarken birinin “yaşasın, güneş battı” diyerek, oynamaya, zıplamaya, kahkaha atmaya başladığını görseniz nasıl karşılarsınız? Yıl biterken aynı şeyleri yapanların hali bundan farklı mıdır? Otur, düşün be mübarek adam! Ömründen bir yıl daha gitti. Ne yaptın bu yılda? Kimler kaldı geride? Sen bundan sonra ne yapacaksın? Bu hayatın mânâsı ne? Sen o mânâya uygun mu yaşıyorsun? Yanındakiler, etrafındakiler, nasıl yaşıyor? Sorumluluğun, mutluluğun icapları nedir? Zamanı-ömrümüzü değerli kılan mânâlardan uzak kalırsak, hastalıklı yapıya bulaşmışız demektir. Bir 24 saat yaşıyorsun ama günü gün gibi, geceyi gece gibi, ay’ı ay gibi, yılı yıl gibi yaşamıyorsan, iraden ve şuurun nefsânî zaaflar yüzünden “düzenleyici-yön verici” zenginliğini de kaybetmiş." ifadesini kullandı. 

Ali Babacan'dan 'Günü Geldiğinde Tuttuğumuz Defteri Açacağız' Diyen Erdoğan'a Yanıt:Tehdit Diliyle Felaket Yönetilmez Ali Babacan'dan 'Günü Geldiğinde Tuttuğumuz Defteri Açacağız' Diyen Erdoğan'a Yanıt:Tehdit Diliyle Felaket Yönetilmez

Değirmenci şunları kaydetti:

"Şartlar çok ağır, ciddi bir geçim sıkıntısı yaşanıyor. Dekor değişti ve parlaklaştı. Ama o değişen dekor içindeki sıkıntılar daha da arttı. En büyük taklit, sonunun mutlak felaket olduğu bilinerek yapılan taklittir. Taklit; kimliği, kişiliği kaybetmektir. İç ve dışta yaşadığımız çeşitli bunalım sebepleri var. Düşünülecek çok sarp meselelerin içindeyiz. Ama “yılbaşı” bazılarına bunların hepsini unutturuyor! Bizim mi bu hayat? Biz bu muyuz? “Kendimizi unuttuk” itirafının işareti mi yoksa bu? Cemil Meriç’in güzel bir sözü var: “Düşen tutunacağı dalı seçemez” diyor. Bir bakıyorsunuz insanların yarısı ağlıyor, yarısı oynuyor yahut insanlar ya ağlıyor, ya oynuyor. Oynayanların çoğu da ağlamamak için oynuyor. Böyle bir psikoloji içinde bulunmamız,  bizi biz yapan değerlerimizin kaybından. Habire savrulduk ve hâlâ savrulmaya devam ediyoruz. Her kazandığımızı ruhumuzdan verdiklerimizle ödettiler. Yakamızı paçamızı bırakmadılar. Sevgiyi-saygıyı, merhameti-şefkati reddeden hayat tarzlarının icbarıyla ruh dünyamızı kan-revan içinde bıraktılar. Kendi kendimizin hem zâlimi, hem mazlumuyuz.
Bu duruma oturup ağlamaz mısınız? Bazı insani çöküşler, hayvanda bile görülmez, bazı insani yükselişlere ise melekler bile erişemez. Beyinler uyuşmuş, ruhlar iğdiş edilmiş, neresinden tutsanız elinizde kalıyor. İdeolojik bakmıyorum. Tamamen insanımızı düşünerek değerlendirme yapıyorum.
İnsanımız bu kadar yozlaşmamalıydı. Bu hale düşürülmemeliydi. Her “yılbaşı kutlamaları”nda bütün bu acınası haller ortalığa saçılıyor. Bu meselenin kökünde de iman ve ahlak buhranıyla yaşanan kimlik ve kişilik meselesi var. İnsanımızı abluka altına alan ‘dijital işgal’ insanımızı TV-bilgisayar-internet-magazin ağına düşürdü. Kimlik bunalımı’mız, ‘varlık bunalımı’na dönüşüyor. Kendi değerlerimizden uzaklaşma davetlerini ninni gibi dinlersek, ikaz sarsıntılarını beşik sallantısı gibi yorumlarsak, uyanmama inadını her şeye rağmen sürdürmekten vazgeçmezsek ‘hastalığından habersiz hasta’ durumunda oluruz. Evet, sevgi-saygı-tahammül-anlayış-iz’an-insaf-idrak. Kişiliğe-kimliğe-şahsiyete saygı. Hepimizden beklenen de bu değil mi?"