Karar gazetesi yazarı İbrahim Kahveci, Türkiye'de yaşanan derin ekonomik krizin gidişatı hakkında önemli bir yazı kaleme aldı.

"Seçim sonrası fırtınası" yazısında büyük ekonomik sıkıntının çıkacağına işaret eden Kahveci, "Bütün süreç fırtına toplayan bir geçici güneşi gösteriyor. Fırtına toplayan bu güneşe mi bakacağız, yoksa fırtınaya mı hazırlanacağız..." 

İşte İbrahim Kahveci'nin yazısı şu şekilde:

Bakanlıktan Yoksulluk İtirafı Geldi, Vatandaş Her Geçen Gün Yoksullaşıyor Bakanlıktan Yoksulluk İtirafı Geldi, Vatandaş Her Geçen Gün Yoksullaşıyor

"İş dünyası özellikle buna yönelik tavır almak durumunda... Aksi halde oradan başlayacak çöküşler silsile olarak devam edecektir
Aslında herkes biliyor bu işin gitmeyeceğini.
Herkes biliyor büyük fırtınanın geleceğini...
Ne bankalar pahalı para toplayıp ucuza kredi vermeye devam edebilir, ne de marketler aldıkları fiyatı dondurmayı sürdürebilir.
Aksi halde ortada kurumlar kalmaz...
Enflasyon kazanının kaynadığını da herkes biliyor. Sadece kaynayan tencerenin kapağını seçime kadar kapattık.
Dış ticaret politikamızın aslında ülkeyi “borç alan emir alır” noktasına getirdiğini de her uzman biliyor.
Üretim-Yatırım-İstihdam-İhracat derken aslında bunlar yerine Tüketim ve İthalat politikası uyguluyoruz.
Dış ticaret açığının yıllık 110 milyar dolarla rekor kırması sürdürülemez bir nokta olduğumuzu bize çok net gösteriyor.
Mevcut tüketim ekonomisi ithalatı artırıyor. Dolayısı ile bu gidişle turizm ve müteahhitlik dışı yıllık ekstra dış kaynak ihtiyacımız 50 milyar dolar  seviyelerine geliyor. Seçim sonrası ödenmek için şu anki döviz ihtiyacını da şeffaf olmayan bir şekilde Rusya’dan, BAE’den, S Arabistan’dan vs karşılıyoruz.
Seçim sonrası hem bu dövizler ödenecek hem de tüketim politikasının ihtiyacı olan dövizler... Sahi nereden bulunur bu dövizler?
İmkanı yok... O zaman iki seçenek var: Ya bu heterodoks denilen ne olduğu belli olmayan politikalar değişecek ve faizler artırılıp kemerler sıkılacak... Ya da....büyük yıkıma gideceğiz.
Ülkemiz için sürdürülmesi imkansız politikalar sadece kısa vadeli ve ekonomik politikalar değildir. Yapısal Çöküş olarak adlandırdığımız bir süreci de aynı anda yaşıyoruz.
Herkes üniversiteli ve herkes emekli...
Kurumlar çalışmıyor, kurallar işlemiyor...
Ne fikri alan kaldı ne de mülki alan... Adeta hepsi bir cümleye ve iradeye bağlı.
Böyle bir yapının değer üretimi mümkün değil... Bu ortamda sadece domates ve hıyar üretebiliriz. Onları satabilmek için Putin’den ricada bulunuruz.
Bu yönetim ve yapısı bizleri giderek daha fakir edecektir. Süreç çok net: Değer üretmeyen, akla ve bilime dayalı politikalar yerine inanca dayalı hurafelerle yönetim zenginlik getirmez. Bu kesinkes doğru bir kuraldır.
Bu ortamın sonunda refah bekleyenler boşuna beklemesin. Bu süreçler yıkım süreçleridir... Kuracağımızı ilan ettiğimiz şeyler aslında yıkılacağı belli olan şeylerdir. Tıpkı üretim ve ihracat diye çıkılan yolda ithalatı ve tüketimi patlatmak gibi....
Aslında seçim sonrasına ne olacağına da bizler, yani toplum karar verecek.
Ekonomide en temel kurallarda biri GÜVEN sağlamaktır. Güven sağlayacak bir ekonomi politikası ile bu süreci çok daha yapıcı ve çok daha az hasarla geçirebiliriz. Hatta olumluya bile çevirebiliriz.
Bütün mesele geleceğimize nasıl karar vereceğimize bağlı...
Yoksa siz hala “bu kardeşinize yetki verin, dolarla faizle nasıl mücadele edilirmiş...” anlayışına devam mı ediyorsunuz
İşin ciddiyetine varmak için kısa geçmiş yetiyor ama bu yaşananlar dahi yaşanılması muhtemel maliyetlerin yanında daha hafif kalır.
Bütün süreç fırtına toplayan bir geçici güneşi gösteriyor. Fırtına toplayan bu güneşe mi bakacağız, yoksa fırtınaya mı hazırlanacağız...
İş dünyası özellikle buna yönelik tavır almak durumunda... Aksi halde oradan başlayacak çöküşler silsile olarak devam edecektir."