Karar yazarı Ahmet Taşgetiren ‘Kan ve ruh kaybı’ başlıklı makalesinde yerel seçim ve parasal konuları gündem yaparak şunları yazdı:

Muhalefetten KKM Zararına Tepki: Merkez‘in Zararı 8 Bakanlığın Toplam Bütçesinden Fazla Muhalefetten KKM Zararına Tepki: Merkez‘in Zararı 8 Bakanlığın Toplam Bütçesinden Fazla

"Kan ve ruh kaybı…” Böyle tanımladığı iddia ediliyor Erdoğan’ın MYK’daki ilk özeleştiri toplantısında partisinin yaşadığı seçim yenilgisini…


Şunları da söylüyor: “Bunun suçunu millete atmanın ancak acizlerin ve gafillerin yöntemi olabilir. Hatayı, kusuru, yanlışı millette aramak, bizim geleneğimizde asla yoktu. Biz siyasi hayatımızın hiçbir döneminde böyle bir yola başvurmadık, şimdi de başvurmayacağız.

Nerede bir eksik, hata, kasıt veya ihanet varsa, üzerine gitmek boynumuzun borcudur. Diğer türlü, Allah korusun, daha büyük felaketlerin, daha sarsıcı kayıpların yaşanmasına mani olamayız.


“Ya hatalarımızı görerek kendimizi toparlarız ya da güneşi gören buz misali erimeye devam ederiz. Ya başından sonuna kadar işimizi dört dörtlük yaparız ya da çok daha ağır bedeller ödemekten kurtulamayız.”

Daha sonra da “Ortada sadece oy kaybı değil, kan ve ruh kaybı da olduğu görülüyor” diye noktayı koyuyor.

“Kan ve ruh kaybı” ilginç bir tanımlama. Bir ara “Metal yorgunluğu” gerekçesiyle İstanbul, Ankara, Balıkesir Büyükşehir belediye başkanları görevden alınmıştı. O zaman da Ortada bir “Metal yorgunluğu” değil “Mental yorgunluk” gerçeği bulunduğunu söyleyenler çıkmıştı. Geçen gün bir kıdemli siyasetçi bana “Mental yorgunluk”un “İman yorgunluğu” gibi okunması gerektiğini söyledi. Ağır bir ifade mi?


Aslında bu çerçevede ilk sorgulama 7 Haziran 2015 yenilgisinden sonra başlamıştı. Demek ki Ak Parti, yenilgilerin ardından kendi içinde bir hesaplaşma yaşıyor. “7 Haziran yenilgisi”nde “Neden tek başına iktidarı kaybettik?” sorgulaması yapılırken devreye girmişti “Mücahitken müteahhit olundu” tespiti… Hatta bu sürecin taaa İstanbul’da ilk belediye seçimi alındığından sonraki süreçte “sokak büfelerinin paylaşılması”nın bir gerilim alanı olduğu dönemde başladığı tespit edilmişti…

Yani belli ki bir yerde iktidar olununca orada “rant hesapları” devreye giriyor. Özellikle yönetime bir şekilde yakınlık sağlayanlar küçük – büyük rantçılık yapmaya başlıyorlar. Bir süre sonra da dava – misyon, rant ikliminde dönüşmeye başlıyor. Büyük, büyük, çok büyük rantın kontrol edildiği iktidar yapısında, başı dönmeyen insan “aptal” yerine de konuyorsa, varın hesap edin siz “kan ve ruh kaybı”nın boyutlarını…

2015’ten bu yana 9 yıl geçti. Ne yaptı bu sürede Ak Parti kendini restore etmek için? Hiç!

Seçmen “beka söylemi”yle konsolide edilebiliyorsa kendini restore etmeye ne gerek var. Hele rant bulaşmış insanı o memeden koparmak deveye hendek atlatmaktan zor ise…


“Mahrumiyet” vatandaşın canına tak edinceye kadar sürer gider… Ucuz et kuyruklarını görür müydü iktidar şu seçim yenilgisi olmasa…

Van’da aklı selimin adı Yüksek Seçim Kurulu oldu

Tam bunları konuşurken yaşanan “Van gerilimi” sistem içinde acayip denklemler bulunduğunu bir kere daha ortaya koydu. DEM’in adayına önce verilmeyen, sonra, şehir bir hayli karıştıktan sonra Yüksek Seçim Kurulu’nun müdahalesi ile düzeltilen mazbata olayı.

DEM’den yüzde 55 oyla seçilmiş Abdullah Zeydan’ın, “memnu hakların iadesi” kararının, yani seçilebilme hakkının Cuma günü mesai saatinin bitimine 5 kala Adalet Bakanlığının girişimi ile kaldırılması, adaylığının iptal edilmesi ve mazbatanın, seçimde yüzde 27 oy alan (Zeydan’ın yarısı kadar) Abdülahad Arvas’a verilmesi olayı…

Hani seçimlerde “Taşıma oylar” skandalı yaşanmıştı. Bölgeye “Güvenlik görevlisi” sevki, bir tür siyaset oyununa dönüştürülmüştü. Ama Van’da 130 bin oy farkına hangi güvenlik görevlisi sayısıyla cevap verilecekti ki… Olmadı, belli ki istenmeyen oldu Van’da, DEM adayı kazandı ve bu defa halk iradesini kanırtmak için “Bir başka Kayyım modeli” devreye sokuldu.


Hani deniyor ya, “içerde terör bitirildi” onun için dış operasyonlar yapılıyor. Aslında birilerinin kafasında “İçerdeki” de bitmedi. DEM’i “terör uzantısı” olarak görüyorsanız, ya DEM’in aldığı oyları “terör iltisaklı” hale getireceksiniz, ya da bilmem kaç milyon seçmeni “terör iltisakı”ndan yargılayamıyorsanız ve de dünyaya hâlâ bu ülkede demokrasinin yaşadığını göstermek için “seçime sokmamak” edemiyorsanız, kayyım modellerini ehven-i şer olarak kullanacaksınız, nitekim öyle yapıyorsunuz.

Sonra… Sonrası sokağa çıkma yasakları, gösteri yasakları, ilan edilmemiş olağanüstü hal uygulamaları…

Yani barış ikliminin torpillenmesi, üstelik barış sağlaması gerekenlerin marifeti ile.…

Bu arada Selahattin Demirtaş cezaevinden Cumhurbaşkanı Erdoğan’a sesleniyor. Çok ılımlı bir sesleniş bu, üstelik Cumhurbaşkanı’nın da “Hak duygusu” gibi manevi alakalarından yola çıkarak: “Bunu halk da Hak da kabul etmez. Bu gidişata daha en başından dur demenizi bekliyoruz.”“Hak” uyarısının etkili olacağını düşünmüş olmalı.


O çağrının etkisi oldu mu bilinmez, akşamın ilerleyen saatlerinde DEM’in başvurusu ile toplanan Yüksek Seçim Kurulu Abdullah Zeydan’a mazbatasının verilmesini oy çokluğu ile kararlaştırdı. Van’da problem çözülmüş gözüküyor. Diyarbakır’da da benzeri bir sorun var. Daha doğrusu, 2019 sonrası başkanlıkların kayyımlara devredildiği Doğu – Güneydoğu’da kendi rengini şehirlere veren “DEM sorunu” iktidarın kafasında hâlâ duruyor. Kayyım yönetimi sonuç vermedi, bakalım DEM çevrelerinin beklediği yeni “Çözüm arayışı”na gidilecek mi?