“İnsan, İnancını da Menfaatine Alet Eder” ''Persler-Farslar ve Yahudiler. “Can düşmanı” Sadece Bir Algı mı? (2)'' Güç Dengeleri Gereği mi, Ya da Tarihsel Bir Bağ mı?

Ancak Sünni Müslümanların önemli bir kısmı bu söyleme tereddütle bakıyor. Müslümanlığın çıkışından hemen önceki yıllarda, bölge coğrafyasındaki son tablo yukarıda haritada görüldüğü gibiydi. Bölgede iki büyük güç vardı. Bizans İmparatorluğu-Hristiyan ve Sasani İmparatorluğu-Zerdüşt.

“İnsan, İnancını da Menfaatine Alet Eder” ''Persler-Farslar ve Yahudiler. “Can düşmanı” Sadece Bir Algı mı? (2)'' Güç Dengeleri Gereği mi, Ya da Tarihsel Bir Bağ mı?

Ocakmedya yazarı Adelina Sfishta ''Persler-Farslar ve Yahudiler. “Can düşmanı” sadece bir algı mı? (2)'' başlıklı bir yazı kaleme aldı. Adelina Sfishta, yazısında önemli bilgiler sunarak sunları gündeme taşıdı:

Yahudiler, Farslar için ”can düşmanı”. 

Algı böyle, değil mi? 1979 İran Şii İslam Devrimi sonrası söylem ve algı bu şekilde.

Ancak Sünni Müslümanların önemli bir kısmı bu söyleme tereddütle bakıyor.

Müslümanlığın çıkışından hemen önceki yıllarda, bölge coğrafyasındaki son tablo yukarıda haritada görüldüğü gibiydi. Bölgede iki büyük güç vardı. Bizans İmparatorluğu-Hristiyan ve Sasani İmparatorluğu-Zerdüşt.

Yahudilerin stratejik tercihi Sasanileri desteklemek olarak tecelli etti. Yahudilerin toprakları o dönemde Bizans’ın işgali altındaydı, sürgüne gönderilmişler ve eziyet görüyorlardı. Hristiyan toplumla da, İsa Peygamber meselesi nedeniyle, araları hiç iyi değildi.

Sasani-Bizans çatışmalarına, Yahudiler büyük isyanlar başlatarak ve Sasani ordusuna ciddi sayıda asker vererek fiilen de katıldılar.

Babil devletinin, Yahudilerin topraklarını işgalinde de Perslerle benzer işbirliğini görmüştük. Pers devleti de Yahudileri Babil’in elinden kurtarmış ve yurtlarını Yahudilere geri vermişti.

Tarihe derinlemesine baktığınızda çok açık ve uzun süreli bir stratejik işbirliği görülüyor, “Persler-Farslar-Sasaniler” ile Yahudiler arasında. Bu bir coğrafi zaruret mi, yoksa bölgesel güç dengeleri gereği ya da tarihsel bir bağ mı? Bunu henüz bilmiyoruz.

2500 yılı aşkın bir sürede Yahudi-Fars dayanışması ve 1979’dan sonraki İran Şii İslam Devleti’nin Yahudi-İsrail söyleminin uyumsuzluğu, paradoks olarak karşımızda duruyor.

Bu konudaki birinci yazıda, Müslümanlığın çıkışına kadar olan süredeki, Yahudi-Fars dayanışmasının örneklerini, sizlere aktarmaya çalışmıştım. Tarihte, bu iki milletin stratejik işbirliği net görülüyor. Bu yazıda da Müslümanlar ile Farsların sürecini ele almaya çalışalım. 

 Bakalım bu dönemde de işbirliğine ilişkin bazı ipuçları çıkacak mı karşımıza? Unutmayın, “milletlerin geçmişleri, geleceklerine işaret eder.” “İnsan, inancını da menfaatine alet eder.” 

 

Farsların Arap coğrafyasına nüfuzu hayli eskilere, Perslere dayanır. Bu nedenle Yemen, Bahreyn ve Irak’ta Zerdüştlük Sasani dini olarak hayatiyetini sürdürüyordu.

Müslümanlar ile Farsların (Sasaniler) ciddi anlamda ilk karşılaştıkları tablo, yukarıda haritadaki sınırlar içinde başladı ve Sasani ülkesinin Müslümanların eline geçmesiyle neticelendi. 

Sasaniler, Bizans ile savaşlardan oldukça yıpranmışlar, ekonomik açıdan da zor durumdaydılar. Sasanilerin federatif bir yapıda olduklarını da dikkate alırsanız, Müslümanların karşısında, bağları hayli gevşemiş bir toplumdan bahsetmemiz mümkün olur.

Müslümanlar da, şehir devletinden bölgesel devlet aşamasına geçmişler, güçlenmişlerdi.

Küçük bir not ilave edelim, Sevgili Peygamberin vefatından sonra, halife/imam kim olacak meselesi toplumsal merkezdeki en büyük tartışmaydı. Arap kabileleri arasında ve kabileler içindeki sülaleler arasında, düşmanlık derecesinde çekişmeler söz konusuydu.

Sevgili Peygamberin vefatından sonra, halifenin/imamın Ali olması gerektiği konusu, Ebubekir’in haksızlık edip etmediği meselesi tartışmaların merkezindeydi. Sevgili Peygamberin damadı Ali, bu süreçte dışlanmış gözüküyordu. Anlayacağınız, Müslümanlar arasında politik bölünmenin ilk ciddi işaretleri belirmişti.

Şiatu Ali, “taraftar-destekleyenler” gibi anlamlarda dillere çoktan yerleşmişti. Artık Ali’nin hakkını savunanlar, Ehli Beytin hakkını savunanlar, Haşimi oğullarının hakkını savunanlar, “muhalif hareket olarak” toplumlara dalga dalga yayılıyordu. Meselenin hukuk boyutu anlamını-önemini yitirmiş, mesele siyasal bir veçhe kazanmıştı. Ali ve Ali’nin soyundan gelenlerin, halife/imam olarak, İslam toplumlarını yönetme yetkisi olduğu, bunun dışındakilerin iktidarlarının meşru sayılmayacağı gibi bir çehreye bürünmüştü tartışmalar.

Çok genel olarak şöyle söylenebilir. Sevgili Peygamberden sonra; siyasi otoritenin nasıl oluşacağı, İslam toplumlarının yönetim biçiminin ne olacağı, yönetimde kim-hangi kabilenin olacağı, hangi anlayışın hukukun esasını oluşturacağı gibi, güç-iktidar mücadelesi tartışılıyordu. Artık devlet vardı. Devleti yönetme hakkını elde etmek ciddi mücadele alanıydı.

İslam toplumu Ali ve diğerleri olarak ikiye bölündü.

Ali ve soyuna karşı takınılan olumsuz tavır ve bu meselenin çözümlenememiş olması, Müslüman fayındaki ilk politik çatlağı oluşturdu. İlerleyen süreçte de politik çatlağa uygun, fikri farklılaşma üretildi ve böylece günümüze kadar yaşadığımız tefrikaların da temelleri atılmış oldu. Elbette Müslümanlık fayında depremler yaratmak isteyenler de bu fay kırıklarından istifade etti.

Bu fay kırıklarında deprem yaratmak isteyenlerden birisi de Farslar olmuştur.

Sasaniler Halife Osman döneminde, Müslüman ordulardan son öldürücü darbeyi yemek üzereydi. Tablo şu: Mefkure sahibi zıpkın gibi ilk Müslümanlar ve dağılmakta olan Sasaniler. İslam hızla yayılıyordu. Aşağıdaki haritada da görüleceği gibi, ilk genişlemenin rahatsız ettiği topluluk, Bahreyn-Irak-İran-Azerbaycan gibi Sasani coğrafyası ve Zerdüşt dinine mensup, Fars kültürünün etkilediği topluluklar. 632-661 Halifeler dönemi.

 

İşte bu iki kritik olay, Farslar tarafından bu dönemde değerlendirildi. Ali ve soyundan gelenleri destekleyerek, rakibin gücünü azaltmak ve Hüseyin’le Sasanilerin son şahı III. Yezdigird’in kızı Şehribanu’yu evlendirerek, muhalif kanatla kan bağı-akrabalık oluşturmak.

Şehribanu, İslam öncesi Perslerle İslam-Şii inancı arasındaki linki kuran kimsedir. Ve ne garip, tarih ve sosyoloji de bu atılan adıma uygun gelişmiştir. 

Farslar Müslüman fayının kırıklarından böylece içerilere süzüldüler.

Ali’ye yapılan adaletsizlik, Persler gibi, Sasaniler gibi iki büyük imparatorluk kurmayı başarmış ancak çölden gelen Araplara yenilmiş, gururu zedelenmiş Farsın derin dimağında, stratejik bir enstrümana dönüşme eşiğine ulaşmıştı.

Fars aradığını bulmuştu.

Sel gibi gelen bu “yeni imanın” içinde eriyip, yok olmayacak, aksine bu “yeni imanı”, onun silahı ile zayıflatacaktı. Strateji mükemmel. Senin inancın yanlış, işte sana doğru inanç.

Bunun için; Fars olmayı ve Zerdüşt olmayı muhafaza etmek, yeni kültüre yenik düşmemek, dayanmak, teslim olmamak gerekiyordu.

 

Teslim olmadılar ve kimliklerini sürekli ayakta tutacak şekilde, İslam yönetimlerine sürekli başkaldırdılar, isyanlar çıkarttılar. Farslığın ve Zerdüştlüğün yaygın olduğu; Azerbaycan-Kirman-Irak-Kufe-İran-Horasan’da kimliklerini sürdürdüler. İslam kabileleri arasındaki çekişmeleri kaşıdılar. Ali ve onun soyundan gelenlere yakın olanları iktidara taşımak için, yönetimler üzerinde toplumsal etkilerini kullandılar. Abbasilere verdikleri destek de böyle bir stratejinin sonucu oluştu. Horasan Emevilere isyan etti.

Abbasi yönetimi Farsları etkin görevlere getirdi. Başkent Şam’dan Bağdat’a nakloldu. Şii inanış ve entelektüel ile temas güçlendi. Arap ve Arap olmayan eşitlendi. Fars devlet geleneği Abbasilere enjekte edildi. Bürokraside kilit yerlere Farslar getirildi.

Bu dönem Irak coğrafyasının Şiileşmesinde önemli rol oynamıştır. Fars coğrafyasında; Şii ibadethaneler-camiler, Şii eğitim kurumları, önemli Şii şahsiyetlerin kabirlerinin inşası bu dönemde çok yaygınlaştı.

Arapların dışındaki toplumlarda Ali kavramı farklı şekillendi. Türkler-Türkmenler’de bu akım, Alevi-Bektaşi ve benzeri isimler aldı. Ali’ye ve soyuna derin bir sevgi oluştu, ancak yeni bir dine dönüşmedi. Ritüellerle sınırlı kaldı. Fars toplumunda ise; Ali ve soyuna duyulan sevgi, adeta siyasal bir kavrama, devlet dinine ve devletin yönetim biçimine büründü. Farslarda Şiilik, “devletin stratejik enstrümanı” oldu. İmamların Fars soyundan olma zarureti, Mehdi kavramının İslam’ın içine zerk edilmesi ve Mehdi’nin de Fars soyundan olması şartı, Şiiliği Fars milliyetçiliği haline getirdi. İslam’ın geleceği de Mehdi yoluyla Farslara bağlanmış oldu. Sünni yönetimler de illegal kabul edildi, imamın yönetiminde olmadıkları için.

Persler-Farslar, devletsiz bir toplum olarak yok olmamak için, Ali üzerinden İslam inancını yeniden şekillendirdiler. Müslüman toplumlarına ve onları yöneten devletlere bu karşı tez ile karşılık verdiler.

Bu inancın içine yerleştirdikleri “devleti yönetecek imamlık hakkının” Ali’nin soyundan ve devamında da Hüseyin’in evlendiği Fars kızı Şehribanu’dan doğan erkek çocuklardan olmasını ayarladılar. Son kurtarıcı “mehdiyi” de Fars soyundan olan birine bağlayıp, Farsları ebedi var olacakları bir “yeni kültürle” donattılar.

Bu yeni kültürü de, “diğer İslam toplumlarını kontrol edecekleri bir enstrümana” çevirdiler.

Perslerin-Farsların bu stratejik adımında Yahudilerin rolü var mıdır? Bu tartışmalı bir konu. Bazıları, Yahudilerin İslam’ı parçalamak için böyle bir “tezgah” kurduğunu ve “Farslarla da bu tezgahı realize ettiklerini” söylüyor. Ancak böyle bir delil yok. Bazıları da Perslerin-Farsların yok olmamak için bulduğu “sosyolojik çözüm” olduğunu düşünüyor. Bazıları da iktidar mücadelesi diye değerlendiriyor.

Bu konuda karar herkesin kendisine ait olmalı. Ancak delil bulunursa kesin konuşmak mümkün. 

Ben o devirdeki Pers coğrafyasındaki Yahudilerle ilgili kısa bir bilgi vereyim sizlere.

Fars Yahudi topluluğu, yalnızca İran’ın eski Yahudi topluluklarını değil, Afganistan, Azerbaycan, Kuzey Hindistan, Kırgızistan, Pakistan, Tacikistan, Türkmenistan ve Özbekistan’daki Yahudileri de kapsar. Pers-Sasani imparatorluklarının en görkemli olduğu devirlerde, Farsi coğrafyadaki Yahudi nüfusun, toplam imparatorluk nüfusunun % 20’si olduğunu belirten ciddi kaynaklar mevcut. Söz konusu Yahudiler, muhtelif isimlerle anılıyorlar. Azerbaycan ve Kafkas bölgesinde Dağlı Yahudiler, Tat Yahudileri, Parsimler-Farsların yoğun olduğu yerlerde yaşayan Yahudiler, Hazar Yahudileri, Cuhuriler, Bukhori-Buhara Yahudileri, Dağıstan Yahudileri gibi, çok sayıda bilinen Yahudi toplulukları yaşamakta. 6. Yüzyıla ait birçok sinagog ve yerleşim yeri kalıntısı bulunmuş, günümüzde.

Yahudilik, İran’da ibadet edilen en eski dinlerden biri. Kitabı Mukaddes zamanlarına kadar uzanan bir tarihe sahip. Kitabı Mukaddes’teki İşya, Danyel, Ezra, Nehemiah’ın bölümleri, günlükler ve Eshter, Pers’deki Yahudilerin hayatını ve tecrübelerini anlatan referanslar içerir.

Yahudilerin bu meseleye müdahil olduklarını gösteren hiçbir delil olmadığını bir kere daha belirteyim. Ancak; Lev Nikolayeviç Gumilyov’un Türkçe’ye çevrilmiş eserlerinden birinde, Protestan hareketinin doğuşunda, Katoliklerin artan baskısının azaltılması noktasından, Yahudilerin cesaretlendirici bir rol üslendiği belirtilir. Ancak bu da bir tezdir sadece.

Belki şunu diyebiliriz: Müslüman kasırgasını durdurmak, elbette Yahudiler için de bir güvenlik sorunudur. Bu noktadan baktığımızda, Yahudilerin tarihi dostları Perslerle işbirliği yapmaları akıllıcadır.

Farslar, artık İslam’ın Şii inancının kalesidir. Yüzyıllar sürecek bir karşıtlık yaratılmıştır. Belki bir iktidar savaşıdır, belki “Kur’an’ı” farklı anlamaktır. Belki İslam’ı parçalamaktır.

Henüz bilmiyoruz.

İzninizle bu konudaki ikinci yazıyı da burada keselim. Üçüncüyü Safevi-Şah İsmail’den başlatalım ve 1979 Şii İslam Devrimi ve sonrasını araştıralım.

Ahmet Kacir

Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekmektedir.

Üye değilseniz hemen üye olun veya giriş yapın.

SIRADAKİ HABER