Yeniçağ yazarı İsmail Türk ''Vatandaş geçim derdinde Ankara senaryo peşinde'' makalesinde siyaset vatandaş ve Ankara gündemini kaleme alarak şunları yazdı:
Kurban Bayramı geride kaldı. Bayram boyunca televizyon ekranlarında kilometrelerce araç kuyrukları, dolup taşan havalimanları ve tatil bölgelerindeki yoğunluk gösterildi. Ardından da her bayram olduğu gibi aynı yorumlar yapıldı:
“Demek ki ekonomi kötü değilmiş, herkes tatile gidiyor.”
Oysa gerçek hayat çoğu zaman ekranlara yansıdığı gibi değildir.
Yollara çıkan milyonlarca insanın önemli bir bölümü lüks tatil yapmak için değil, memleketine gitmek, anne babasını ziyaret etmek, akrabalarıyla bayramlaşmak veya çocuklarını dedeleriyle buluşturmak için yola çıkıyor. Birçok aile için bayram yolculuğu bir tatilden çok hasret gidermenin ve aile bağlarını korumanın bir parçasıdır.
Ancak Türkiye’de uzun zamandır bir algı siyaseti yürütülüyor. Vatandaşın yaşadığı ekonomik sıkıntılar yerine, ortaya çıkan her görüntü ekonomik başarı hikâyesi gibi sunulmaya çalışılıyor. İki depo yakıtla memleketine giden insanın yolculuğu, sanki Akdeniz kıyılarında lüks tatil yapıyormuş gibi anlatılıyor. İnsanların bayram ziyaretleri bile bazen refah göstergesine dönüştürülmek isteniyor.
Oysa vatandaşın gündemi çok farklı.
Market fiyatları farklı bir şey söylüyor.
Pazar tezgâhları farklı bir şey söylüyor.
Emeklilerin maaşları farklı bir şey söylüyor.
Ev kiraları, elektrik faturaları, çocukların eğitim masrafları farklı bir şey söylüyor.
Bugün Türkiye’de milyonlarca insan ay sonunu nasıl getireceğini hesaplıyor. Kurban Bayramı’nın manevi iklimi içinde bile birçok aile kurban kesip kesemeyeceğinin hesabını yapmak zorunda kaldı. İnsanlar gelecek planı yapmaktan çok mevcut hayatlarını sürdürebilmenin mücadelesini veriyor.
Belki de iktidarın en çok güvendiği alan tam da burasıdır.
Çünkü geçim sıkıntısı büyüdükçe toplumun öncelikleri değişiyor. İnsanlar ay sonunu getirme mücadelesi verirken demokrasi, hukuk, insan hakları, ifade özgürlüğü ve kurumsal yozlaşma gibi konular ister istemez geri plana düşüyor. Kirasını nasıl ödeyeceğini düşünen bir vatandaşın gündemi ile anayasal tartışmaların gündemi aynı olmuyor.
Bu durum iktidarlara geniş bir hareket alanı sağlıyor. Toplum ekonomik kaygılarla meşgul oldukça demokratik standartlarda yaşanan gerilemeler daha az tartışılır hale geliyor. Belki de bu nedenle geçmişte çok daha büyük tepkiler doğurabilecek bazı uygulamalar bugün çok daha rahat hayata geçirilebiliyor.
Oysa demokrasi ve hukuk sadece insanların refah içinde olduğu dönemlerin konusu değildir. Tam tersine ekonomik sıkıntıların arttığı dönemlerde daha da önemli hale gelir. Çünkü adaletin zayıfladığı, kurumların yıprandığı ve denetimin ortadan kalktığı bir ortamda ekonomik sorunların çözülmesi de giderek zorlaşır.
Buna rağmen Ankara’nın gündemine baktığımızda bambaşka bir tablo görüyoruz.
Siyaset günlerdir milletvekili transferlerini konuşuyor. Kim hangi partiye geçecek, hangi ittifak kurulacak, kim aday olacak, hangi senaryo gerçekleşecek…
Adeta bitmeyen bir siyasi transfer sezonu yaşanıyor.
İktidar muhalefetin dağınıklığını izliyor, muhalefet iktidarın yıpranmasını bekliyor. Fakat her iki tarafın da gözden kaçırdığı önemli bir gerçek var: Vatandaş artık siyasetçilerin birbirleriyle olan hesaplaşmalarından çok kendi hayatına dokunacak çözümler görmek istiyor.
Çünkü insanın mutfağında yangın varsa kulis haberleri ilgisini çekmez.
Evladının geleceğinden kaygı duyan bir baba için siyasi senaryoların fazla anlamı yoktur.
Geçim sıkıntısı yaşayan bir emekli için hangi partinin kaç milletvekili kazandığından önce market fiyatları önemlidir.
Türkiye’nin en büyük problemi ekonomik sorunlar kadar, gerçek gündem ile siyasi gündem arasındaki mesafenin giderek açılmasıdır.
Siyaset kendi dünyasında konuşmaya devam edebilir. Televizyonlar günlerce kulis tartışmaları yapabilir. Ancak hayatın gerçeği değişmiyor. Vatandaşın gündeminde hâlâ geçim derdi, hayat pahalılığı ve gelecek kaygısı var.
Siyasetin başarısı da başarısızlığı da sonunda bu noktada ölçülecek.
Çünkü vatandaş geçim derdindeyken Ankara’nın senaryo peşinde koşması sorunları çözmez. Sadece sorunların konuşulmasını geciktirir.
Ama gerçekler er ya da geç siyasetin kapısını çalar. Ve o gün geldiğinde ne algılar ne de senaryolar vatandaşın yaşadığı hayatın önüne geçebilir.
Çünkü milletin gündemi hayatın kendisidir.
Siyasetin gündemi ise çoğu zaman siyasetçilerin kendileridir.
Aradaki mesafe büyüdükçe demokrasi de zayıflar, siyaset de zayıflar, toplumun devlete olan güveni de zayıflar.
Ve tarih bize göstermiştir ki vatandaşın gerçeğinden kopan hiçbir siyasi hikâye sonsuza kadar devam edemez.