Uzak Doğu’da Bir Erdem Aynası: Müslüman Gibi Yaşayan Koreliler
Geçenlerde telefonumun ekranı kilitlendi. Birkaç hatalı deneme sonrasında cihaz kullanılamaz hâle geldi ve sonunda fabrika ayarlarına döndü. Teknik olarak basit bir sıfırlamaydı; fakat zihnimde daha büyük bir soruya dönüştü: Bir sistem, bir toplum ya da bir yapı da böyle yeniden başlayabilseydi ne olurdu?
İnsan bazen kendi yaşadığı düzeni, dışarıdan bir gözle değerlendirme imkânı bulduğunda daha net görür. Güney Kore’ye yaptığımız ziyaret de tam olarak böyle bir farkındalık oluşturdu.
Havalimanına indiğimiz andan itibaren dikkat çeken şey hız değil, düzenin kendisiydi. Bagaj tesliminden pasaport kontrolüne kadar her şey dijital sistemlerle ilerliyor, bekleme ve karmaşa neredeyse hiç yaşanmıyordu. Şehir içine doğru ilerledikçe bu düzenin yalnızca teknik değil, aynı zamanda kültürel bir yapı olduğu daha net hissediliyordu.
Seul’de kaldığımız ev şehir merkezinde olmasına rağmen son derece sessizdi. Kalabalık bir şehirde bu kadar sessizlik ilk başta şaşırtıcıydı. İnsanlar konuşurken ses tonlarını yükseltmiyor, kamusal alanı adeta ortak bir sessizlik içinde paylaşıyordu. Bu durum, bir zorunluluktan ziyade yerleşmiş bir davranış biçimini gösteriyordu.
Günlük yaşamda dikkat çeken en belirgin özellik, insanların birbirine karşı olan ölçülü ve saygılı tavrıydı. Yaya geçitlerinde, toplu taşımada ya da alışveriş sırasında herkesin sıra ve hak bilincine dikkat etmesi, toplumsal düzenin görünmeyen ama güçlü bir parçasıydı. Bu davranışlar tek tek bireylerin değil, ortak bir kültürün sonucuydu.
Bu düzenin arkasında kültürel olarak Konfüçyüsçü düşüncenin etkisi hissediliyordu. Saygı, öz disiplin ve toplumsal uyum, günlük yaşamın doğal bir parçası hâline gelmişti. Aynı zamanda ülkenin tarihsel süreci ve hızlı ekonomik gelişimi de toplumun daha planlı ve kontrollü bir yapıya evrilmesine katkı sağlamıştı.
Ziyaret sırasında dikkat çeken en güçlü sahnelerden biri ise gıda hassasiyetiyle ilgili olanıydı. Müslüman olduğumuzu öğrenen bir market görevlisi, almak istediğimiz ürünün içeriğini uygun görmediği için satamayacağını söyledi ve alternatif helal ürün önerdi. Bu davranış, ticari bir tercih değil; karşıdakinin inancına yönelik bilinçli bir hassasiyet olarak dikkat çekti.
Benzer şekilde küçük bir köşe fırınında da buna yakın bir durum yaşandı. İçeriği uygun olmayan ürünler konusunda uyarıldık ve yönlendirme yapıldı. Bu tür örnekler tek tek ayrı olaylar gibi görünse de aslında aynı zihniyetin farklı yansımalarıydı: Başkasının hassasiyetine dikkat etme refleksi.
Yağmurlu bir günde yaşanan küçük bir trafik kazası da benzer bir kültürel refleksi gösteriyordu. İki araç çarpıştığında taraflar arasında herhangi bir gerginlik yaşanmadı. Sürücüler araçlarını kenara çekip sakin bir şekilde tutanak tuttu. Olayın çözüm süreci, çatışmadan ziyade düzeni koruma üzerine kuruluydu.
Şehir yaşamına dair küçük ama anlamlı detaylar da bu düzeni destekliyordu. AVM girişlerinde şemsiye kurutma makineleri bulunması ya da kamusal alanların temizliği, günlük hayatın pratik ama düşünülmüş bir şekilde organize edildiğini gösteriyordu.
Elbette her şey kusursuz değildi. Bazı eksiklikler ve günlük yaşamda küçük rahatsızlıklar dikkat çekiyordu. Ancak bunlar genel sistemin işleyişini gölgeleyen unsurlar olmaktan uzaktı.
Türk olduğumuzu öğrenen insanların gösterdiği ilgi ise ayrı bir anlam taşıyordu. “Türkiye bizim kardeş ülkemiz” ifadesini sıkça duymak, iki ülke arasındaki tarihsel bağın hâlâ güçlü bir şekilde hissedildiğini gösteriyordu. Bu bağın kökeninde Kore Savaşı sırasında verilen destek ve Türk askerlerinin bıraktığı izler bulunuyordu.
Güney Kore, güçlü ekonomik yapısı, eğitim odaklı sistemi ve planlı şehirleşmesiyle kısa sürede önemli bir gelişim göstermiş durumda. Ancak bu gelişmişliğin yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda kültürel bir disiplinle desteklendiği de açıkça görülüyor.
Bu gözlemler, bir karşılaştırmadan çok bir düşünme alanı açıyor: Toplumlar yalnızca ekonomik güçle değil, aynı zamanda davranış biçimleri, toplumsal bilinç ve günlük hayattaki küçük alışkanlıklarla da şekilleniyor.
Farklı kültürlerde dikkat çekici örnekler görmek mümkündür. Ancak insanın aidiyet duygusu ve bağlılığı, her zaman kendi toprağında en derin anlamını bulur.
H.Meryem Gezmişoğlu