ŞİRAZEMİZİ KAYBETTİK

ŞİRAZEMİZİ KAYBETTİK

Bu yazdıklarım ne sahabe dönemine ne de Osmanlı asırlarına aittir. Çok da uzak olmayan bir zamana; bundan yalnızca yarım asır öncesine, İstanbul’un en nadide semtlerinden birinde doğup büyümüş bir insanın bizzat şahit olduğu hayata dairdir.

Ailenin ne olduğu, komşuluğun ne anlama geldiği, edep ve saygının hayata nasıl sirayet ettiği, eğitimin ne zaman başlayıp nasıl devam etmesi gerektiği o yıllarda fiilen yaşanırdı.

O dönemlerde dinî ve ahlâkî eğitim, tartışmasız biçimde ailede başlardı. Anne ve babanın en temel vazifesi; edepli, ahlâklı ve inançlı bir evlat yetiştirmekti. Bu sorumluluk, geçim için çalışmanın dahi önünde tutulurdu. Evladın hayâ ve edep sahibi olması, daha anne karnındayken başlardı. Anne hem bebeğinin sağlığını hem de mahremiyet bilincini dikkate alır bol ve dikkatli kıyafetler giyer, mahremi olan kimselerin yanında dahi oturup kalkmasına özen gösterirdi. Helal lokma yer, besmelesiz emzirmezdi. Muhatap olduğu kimselerin ilim ve edep sahibi olmasına dikkat eder; doğumdan sonra kırk gün evden çıkmaz, bu süre zarfında hatimler indirilir, dualar okunurdu.

Çocuk, daha “anne” ve “baba” demeyi öğrenmeden, “Allah” demeyi öğrenirdi. Böylece Allah’ın adı dile, sevgisi kalbe yerleştirilir; eğitim fiilen başlamış olurdu.

Derin uykudan uyanmaları zor olan çocuklar, ebeveynlerinin şefkatli sesiyle, başuçlarında okunan kelime-i şehadetle uyandırılırdı. Hep birlikte abdest alınır, namaz cemaatle kılınır; seccadelerin altına saklanan küçük şekerlemelerle namaz sevgisi gönüllere yerleştirilirdi. Ardından baba etrafında hilal şeklinde toplanılır, güneş doğmadan sabah tesbihatı yapılır, Kur’an-ı Kerim okunurdu. Sonrasında her gün, büyükten küçüğe aynı sorular sorulurdu:

“Seni kim yarattı?”
“Allah.”

“Allah’ın varlığına ve birliğine delilin nedir?”
“İhlâs Suresi’nde bildirildiği gibi Allah birdir, doğmamış ve doğurmamıştır. Eşi ve benzeri yoktur, hiçbir varlığa benzemez. Ben Allah’ı göremem ama Allah beni her yerde görür”

“Dinin nedir?”
“İslâm.”

“Peygamberin kim?”
“Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V.)”

“Kitabın nedir?”
“Kur’an-ı Kerim.”

Bu soru-cevaplarla inanç esasları ile Peygamberler, Sahabeler ve Osmanlı büyüklerinin hayatları birer kahraman olarak hafızalara nakşedilirdi. Anne ise gün içinde hem ev işlerinde, komşuluk ilişkilerinde, sevgi, saygı, edep ve adapla eğitimi fiilen sürdürürdü.

İlkokul yaşına kadar her gün bu bilgilerle yetişen bir evlat yetişkin olduğunda bir karıncayı dahi incitmekten haya eder elbette.

Ne var ki ilerleyen yıllarda, “İslâm’da reform” söylemleri, televizyon ekranlarından hiç eksik olmayan çizgi filmler, akıllı telefonlar ve okullarda dinî eğitimin tali bir ders hâline getirilmesi; yeni nesli hızla Allah’ı ve Peygamber’i tanımaktan uzaklaştırıldı.

Ve artık çocuklar bile birbirlerini katleder hale geldi ne yazık ki.

Peki, İslâmî bir eğitimle yetişmiş anne babaların evlatları nasıl oldu da İslâm’ı beğenmeyip batı kültür ve inancına meyleder hâle geldi. Rabbimizin ikazı neden düşündürmez oldu? Nerede hata yaptık, hangi noktada yanlış yaptık, hangi ihmale düştük?

Evet, bir ilmek kaçtı. Biz ise gaflete dalıp o ilmeği toparlamadık. Sonunda çözülme büyüdü ve neslin kalbini, ruhunu çepeçevre kuşatan bir savrulmaya dönüştü.

Ana rahmindeki edep ve mahremiyet anlayışını “gericilik” diye yaftalayıp çöpe atanlar, cinsiyet kutlamalarıyla nefsi ve şeytanı sevindiren israflarla adeta zafer ilan ettiler. İpler nefislerin eline geçince, her aya özel kutlamalarla bu savrulma daha da derinleşti.

Daha dili “Allah” demeye dönmemiş çocuklara yabancı dil öğretme telaşıyla; edep ve mahremiyetin kirletildiği çizgi filmler, şarkılar ve onların sahte kahramanlarıyla ruhları kuşatılan bir nesilden ne beklenebilirdi?

Allah’ı bilmeden, dünyada sonsuz kalacakmış gibi, kolay yoldan para kazanarak kariyer peşinde koşan bir gençlik yetişiyor. Utanmayı bilmeyen, yaptığından pişmanlık duymayan, can yakmaktan çekinmeyen, her türlü zararı meşru gören ve Allah korkusunu yitirmiş bir kısım gençlik var.

Artık uyanma vakti gelmedi mi? Bu evlatlar gökten zembille inmedi; biz yetiştirdik, biz büyüttük. Onlara “Büyüyünce doktor, mühendis, sanatçı olacaksın” “Hz. Ayşe Hz. Fatıma Hz. Ebubekir Hz. Ömer gibi olacaksın” demeyip kara kutuların karşısına oturtup, tertemiz ruhlarının kirlenmesine biz müsaade etmedik mi?

Hamdolsun Allah’ın razı olacağı şekilde yaşayan gençlik var elbette, sayılarının artması için elimizden geleni yapmamız gerekmez mi?

O hâlde çağrımız şudur: Ey gençlik, ey sevgili evlatlar! Biz hata ettik. Gelin, bu hatayı birlikte telafi edelim. Yönümüzü yeniden din-i mübinimiz İslâm’a, Kur’an’a ve Rasulullah’ın sünnetine çevirerek huzur ve saadet dolu bir hayat inşa edelim. İlâhî rızayı kazanan, Cemâlullah’a nail olan kullardan olabilmek için hep birlikte gayret edelim.

HF. Meryem Gezmişoğlu

Selametle kalın.


{ "vars": { "account": "PASTE_ANALYTICS_ACCOUNT_ID" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }