KONTROL ETME İHTİYACI VE KENDİMİZİ KORUMA SANATI

KONTROL ETME İHTİYACI VE KENDİMİZİ KORUMA SANATI

Hayatımız boyunca hepimiz çok çeşitli karakterlerle yan yana yürürüz. Kimi destekleyicidir, kimi mesafelidir, kimi ise fark ettirmeden alanımızı daraltır.

Özellikle başkalarını sürekli kontrol etme ihtiyacı duyan kişiler, ilk bakışta “ilgili”, “düzenli” ya da “sorumluluk sahibi” gibi görünebilir. Oysa, zamanla bu tutum, bireyin kendi kararlarını alma hakkını zedeleyen bir baskıya dönüşebilir. Üstelik bu kişiler çoğu zaman hayatımızın çok yakınındadır: ailemizden biri, partnerimiz, bir dost ya da iş arkadaşımız.

Son yıllarda sıkça paylaşılan basit ama güçlü bir cümle var:
“Tuhaf hareketler, negatif enerji ya da sinsice şeyler hissettiğiniz her yerden uzaklaşın.”


Bu ifade, kulağa sezgisel bir tavsiye gibi gelse de, aslında psikolojik olarak önemli bir gerçeğe işaret eder. İnsan, bulunduğu ortamda ya da ilişkide sürekli bir huzursuzluk, tetikte olma hali ya da kendini açıklamak zorunda kalma duygusu yaşıyorsa, orada görünmeyen bir baskı vardır.

Kontrol etme isteği çoğu zaman karşı tarafın iyiliğini düşünmekten değil, kişinin kendi kaygısını yönetememesinden beslenir. Belirsizliğe tahammülsüzlük, hata korkusu ya da güvende hissetme ihtiyacı, başkalarının davranışlarını denetleme çabasına dönüşür. Ancak sebep ne olursa olsun sonuç değişmez: Kontrol edilen kişi zamanla kendine olan güvenini, hareket alanını ve iç sesini kaybeder…

Kendimizi korumanın ilk adımı, durumu doğru adlandırmaktır.

Sürekli ne yaptığımızın sorgulanması, kararlarımızın küçümsenmesi, “sen yapamazsın” mesajının dolaylı yollardan verilmesi ya da sınırlarımızın ihlal edilmesi masum detaylar değildir.

Bunlar, kontrol davranışının işaretleridir. Bu işaretleri erken fark etmek, sorunun bizde değil, ilişkideki dengesizlikte olduğunu görmemizi sağlar.

İkinci adım, sınır koymayı öğrenmektir. Sınır koymak, kavga etmek ya da kopmak anlamına gelmez. Net, sakin ve tutarlı bir dille “Bu konuda karar bana ait”, “Bunu, bu şekilde, burada konuşmak istemiyorum” ya da “Yardım istediğimde söylerim” diyebilmektir.

Sınırlar ne kadar açık olursa, karşı tarafın alanımıza sızması o kadar zorlaşır.

Yakın çevreden gelen kontrol ise daha karmaşıktır. Çünkü burada sevgi, alışkanlıklar ve suçluluk duygusu iç içe geçer. “Beni düşündüğü için böyle yapıyor” ya da “üzülmesin diye susayım” diye yapılan davranışı aklama düşüncesi, kontrol davranışının görünmez şekilde devam etmesine neden olur. Oysa, bir ilişkide sevgi, karşı tarafın bireyliğine saygı duymayı da içerir. Sürekli denetlenen bir ilişki, zamanla güven değil, yorgunluk ve bıkkınlık üretir.

Bir diğer önemli tedbir, kendi iç pusulamızı güçlendirmektir. Ne istediğimizi, ne istemediğimizi ve nerede durduğumuzu bilirsek, dışarıdan gelen yönlendirmelere karşı daha sağlam dururuz.

Kontrolcü tutumlar, çoğu zaman kararsızlıktan ve kendinden şüpheden beslenir.

Kendi merkezimiz ne kadar güçlüyse, bu etki de o kadar azalır.

Son olarak şunu hatırlamak gerekir: Her huzursuzluğu “abartı” saymak zorunda değiliz. Bazen rahatsızlık hissi, aklın değil sezginin uyarısıdır. Bazen bu uyarı, bizi kendimizden uzaklaştıran her şeyden bir adım geri çekilmemizi söyler.

Kontrol edilmeden yaşamak bir ayrıcalık değil, temel bir ihtiyaçtır. İlişkiler bizi küçültmek için değil, büyütmek için vardır. Alanımızı korumak bencillik değil; ruh sağlığımıza gösterdiğimiz bir özen biçimidir. Ve bu özen, en çok da bize en yakın olanlarla sınanır.

“İnsanı huzursuz eden her hâl, her söz ve her ilişki, mesafe koymak için yeterli bir işarettir.”

Dr. Meryem ÇILDIR

{ "vars": { "account": "PASTE_ANALYTICS_ACCOUNT_ID" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }