İtikad ve Kelâm
İslam düşünce geleneğinde itikad meselesi, sadece teorik bir tartışma alanı değil, insanın varlıkla, Allah ile ve hakikatle kurduğu ilişkinin temelini teşkil eder. Bu sebeple kelâm ilmi, tarih boyunca sıradan bir disiplin değil, inancı koruma, tahkim etme ve sapmaları bertaraf etme gayesiyle inşa edilmiş bir müdafaa hattı olmuştur. Bu sayede mezhebsizler gibi dinsizliğe kapı açılmış olmayacak, ehli sünnet çizgisinde inanç esanslarında şüpheye düşülmeden bozuk ideolojilerin peşinde kaybolmuş zihinler hakkı batıldan ayırabilmiş olabileceklerdir, umuyoruz ki Allah bize bu doğrultuda yaşatsın ve hizmetkarı kılsın.
Bugün dönüp baktığımızda görüyoruz ki, erken dönem âlimleri kelâm ilmini keyfî bir entelektüel uğraş olarak değil, zaruret olarak geliştirmiştir.
On yedinci yüzylda hz Muhammed sav tarafından tesis edilmesinin ardından Islam, Arabistan'dan hızla Asya, Kuzey Afrika ve hatta Güney İspanya'ya yayıldı. Islam Imparatorluğu büyüklük ve etki bakımından Hıristiyan Avrupa ya rakip oldu ve istikrarı gelişen bir kültür yarattı. Islami "Altın Çağ" 750 civarında başladı ve beş yüzyıldan fazla sürdü. Islam, ilmi teşvik etti ve dönemin Hıristiyanlığından farklı olarak, din ve rasyonel araştırmanın yan yana var olabileceğini kabul etti.
Teolojinin yanı sıra bilim ve felsefe eğitimi de almış birçok konuda
bilgili Müslüman bilim adamları hem Grek metinlerini (bilhassa Aristoteles'in eserlerini)
hem de Hindistan'dan gelen bilimsel ve
matematıksel eserleri koruyup tercüme ettiler. Sonuç olarak, ilim adamları astronomi, tıp, matematik ve simya gibi alanlarda Hiristiyan dünyasında mümkün olmayacak bir ilerleme kaydetti.ve çığır aştı kitapları dünya üzerinde buluşlara imza attı halen onların eserleri batıda okutulmaktadır
Ayrıca Belirgin bir Islam felsefesi "okulu" ortaya çıktı ve iki büyük figür,
Ibn Sina ve Ibn Rüşd, Platon ve Aristoteles'in fikirlerini İslam teolojisine dahil etti
Bu bağlamda kelam ilmi önem atfetmektedir. itikadın zedelendiği bir zeminde, ne ibadetin sıhhati ne de ahlâkın istikameti garanti altındadır. İnançta meydana gelen küçük bir şüphe, zamanla büyük bir kırılmaya dönüşebilir. Bu sebeple “itikad neden gereklidir?” sorusu, aslında “insan hakikatle bağını nasıl korur?” sorusunun başka bir ifadesidir.
Bu noktada, Ehl-i Sünnet geleneğinin iki büyük sütunu olan İmam Mâtürîdî ve İmam Eş'arî'nin ortaya koyduğu çerçeve son derece hayati bir rol oynamaktadır. Bu alimler, bir yandan nassı merkeze alırken diğer yandan aklı devre dışı bırakmamış; aksine aklı, vahyin anlaşılmasında bir araç olarak konumlandırmıştır. Onların gayesi yeni bir din üretmek degil, mevcut hakikati muhafaza etmektir. Bu yönüyle kelâm, savunmacı bir ilimdir;
saldırgan değil, koruyucudur. ,))
Ne var ki, özellikle son yüzyıllarda ortaya çıkan bazı akımların bu dengeyi bozduğu açıktır. Inanç alanında ölçüsüz yorumlar, tarihsel kopuşlar ve ideolojik okumalar, ümmet içinde ciddi ayrışmalara ve bozulmalara yol açmıştır.
Şiîlik içerisinde yer alan bazı aşırı yorumlar
(Râfizî eğilimler) ile, diğer tarafta literalist yaklaşımlarıyla öne çıkan bazı Vahnâbî anlayışlar, itikadın sahih çizgisinden sapmalar oluşturmaktadır.
Burada mesele isimler üzerinden polemik üretmek degil; metodun kendisini sorgulamaktır.
Cünkü itikad. kevfî yorum kaldırmaz.
Allah hakkında konuşmak, sınırları belirlenmiş bir alandır. Teşbih ve tecsime kapı aralayan yaklaşımlar, ilahî aşkınlığı zedeledigi gibi; aşırı te'vilci yaklaşımlar da metni anlamsızlaştırma riskini taşır. Ehl-i Sünnet'in denge noktası tam olarak burada ortaya çıkar: Ne Allah'ı mahlukata benzetmek ne de sıfatları inkâr etmek.
Bugün yaşanan itikadî dağınıklığın arka planında, sadece mezhebî ayrılıklar değil; aynı zamanda modern dünyanın ürettiği zihinsel krizler de bulunmaktadır. Sekülerleşme, bireyselleşme ve otorite karşıtlığı gibi unsurlar; bunun yerine parçalı ve yüzeysel bir din anlayışı ortaya çıkarmıştır. Malsef alimlerin de vefatıyla ilim insanlardan alınmıştır. Insanlar artık derinlikli bir itikad inşası yerine, sloganlar • ilimsiz fetvalar bilgi kirliliği bozuk fikirlerin anaforu içinde debelenip duran bi topluluk haline gelmiştir.
Bu durumun neticesi ise kaçınılmaz olarak fitnedir.
Nitekim İslam geleneğinde fitne, sadece dışsal bir kargaşa değil; hak ile bâtılın birbirine karışması halidir. Bugün bilgi çok, fakat hikmet azdır.
Konuşan çok, fakat ehliyet sahibi olan azdır. Bu da doğal olarak insanların zihinlerinde şüpheler üretmekte, itikadî zemin giderek zayıflamaktadır.
Hz. Peygamber'in ahir zamana dair haber verdiği hususlar da bu tabloyu anlamamıza yardımcı olur.
İnsanların güvenilir ile güvenilmezin yer değiştirdiği, ilmin ehil olmayanların eline geçtiği, dinin parça parça algılanıp bozuk idolijilere yönelme gibi bir dönem içinde kıvranılması.
Gelecekteki vaki olacak olaylardan bahseden Hadisler, sadece geleceği haber vermek için degil; aynı zamanda ümmeti uyarmak içindir.
Dolayısıyla bugün yapılması gereken şey, yeniden saglam bir itikad inşasına yönelmektir. sahih geleneği dogru anlamak ve sünneti yaşayıp yaşatmakla elde edilir tekrar güzel ahlak hayatı yaşanabilir kılar. Kelâm ilminin önemi de tam burada ortaya çıkar: Şüpheyi dağıtan, inancı temellendiren ve insanı hakikate yaklaştıran bir Sonuç olarak, itikad meselesi ihmal edilebilecek bir alan değildir. Çünkü itikad bozuldugunda, geriye kalan her şey anlamını yitirir. Bu sebeple, geçmiş âlimlerin ortaya koyduğu ilmî mirası dogru anlamak ve onu günümüz fitnelerine karşı bir kalkan olarak kullanmak, sadece bir tercih değil;
bir zorunluluktur.
hadisler ve sünnet, neslin inşasında ahlaki değerleri zirveye taşıyacak en önemli unsurdur.
Bu bağlamda sünneti ihya etmek ilme sarılmak ve mürşidi Kamil terbiyesi altına girmek en doğru yoldur. Allah bizleri ve nesli fitnelerden korusun bir an bile nefsin eline bırakmasın. ulemaların izinde ilmiyle amel eden, Allah’ın; yaklaşmak için vesileler kıldığı veli dostlarının, irşadı ve terbiyesi üzere yaşatsın. hayırla kalın haftaya görüşmek üzere
Merve Nur Teke