HIZ TUTKUSU ÖZGÜRLÜK MÜ KONTROL KAYBI MI?
Modern çağın en güçlü bağımlılıklarından biri de muhtemelen hızdır. Daha hızlı arabalar, daha hızlı internet, daha hızlı teslimat, daha hızlı elde edilen başarı…
Yaşadığımız çağın bir gereği olarak zamanla yarışmak hepimiz için artık bir tercih değil, adeta bir yaşam biçimine dönüşmüş durumda.
Direksiyon başına geçtiğimizde kimi zaman bu hız tutkusu, sıradan bir alışkanlıktan çıkıp ölümcül bir riske dönüşebiliyor.
Otomobilin gelişim tarihine baktığımızda hızın her zaman büyüleyici bir yönü olduğunu görürüz. Örneğin; Porsche, Ferrari ya da Lamborghini gibi markalar, yalnızca bir ulaşım aracı değil; güç, prestij ve adrenalin sembolü olarak pazarlanır. Bu araçların motor sesleri, keskin tasarımları ve saniyeler içinde ulaştıkları yüksek hızlar, birçok insan için kontrol duygusunun zirvesini temsil eder. Büyüleyici olan ile tehlikeli olan arasındaki ince çizgi, tam da bu duygu seremonisi arasında daha da derinleşmeye başlar.
Hızın psikolojisi şöyle açıklanabilir: Adrenalin yükselir, kalp atışı hızlanır, kişi kendini daha canlı hisseder. Özellikle genç sürücüler için hız, cesaretle eş anlamlıdır.
Oysa istatistikler bunun tam tersini söyler. Dünya genelinde her yıl milyonlarca trafik kazası yaşanıyor ve bunların can kaybıyla sonuçlanan önemli bir kısmında “aşırı hız” başrol oynuyor.
Fren mesafesinin “fizik kurallarına bağlı” olduğunu, buna karşın reflekslerimizin ise “sınırlı” yaratıldığını çoğu zaman unutuyoruz.
Popüler kültür de hız tutkusunu besliyor. Örneğin; yüksek organizasyonları içeren sinema filmleri de sokak yarışlarını ve yüksek hızları heyecan verici bir yaşam tarzı olarak önümüze sunuyor. Elbette bu filmler birer kurgu; profesyonel ekipler ve kontrollü set ortamında çekiliyor. Fakat bu filmler sayesinde izleyicinin zihninde hız çoğu zaman “tehlike” ile değil, “özgürlük” ile eşleşiyor. İşte sorun da buradan kaynağını alıyor.
Hız, insana kısa süreli bir üstünlük hissi veriyor olabilir. Direksiyon başında rüzgârı yararak ilerlemek, trafikte diğer araçları geride bırakmak, saniyelerle yarışmak…Tüm bunlar karşıdan bakıldığında insana son derece fantastik bir film karakteriymiş hissi yaşatabilir.
Ancak gerçek hayatta yol, bir film seti asla değildir.
Karşınıza aniden çıkan bir vida, bir kuş, bir kedi veya yaya, beklenmedik bir viraj ya da ıslak zemin; saniyelik bir hatayı geri dönüşü ya da telafisi mümkün olmayan bir sonuca dönüştürebilir.
Üstelik aşırı hızın bedeli yalnızca kazayla sınırlı değildir.
Artan yakıt tüketimi, çevreye verilen zarar ve şehir içi gürültü kirliliği de bu tutkunun görünmeyen faturaları olarak karşımıza çıkmaktadır.
Avrupa’da boşa çalıştırdığınız arabanız için dahi ceza yiyebilirsiniz mesela. Gerekçesi; çevreye verdiğiniz kimyasal ve gürültüsel zarar.
Daha hızlı gitmek uğruna hem doğayı hem de toplumsal huzurumuzu riske atmış oluyoruz aslında.
Hız gerçekten bir özgürlük mü, yoksa kontrol kaybının başka bir adı mı?
Direksiyon başında gösterilen cesaretin ölçüsü, gaz pedalına daha fazla basmak değil; gerektiğinde yavaşlayabilmektir.
Çünkü hayatta en değerli şey, varacağımız yere birkaç dakika erken varmak değil, öncelikle sağ salim varıp sevdiklerimize kavuşabilmektir.
Hız baş döndürücü olabilir. Ama hayat, frene basmayı bilenler için her zaman daha uzundur.
Dr. Meryem ÇILDIR