Bütçede Zafer Çöküşü: %97 Sapma, Milyonlarca Euro’luk Tahribat!
Türkiye’nin son yirmi yılına damga vuran "İnşaat Odaklı Büyüme Modeli"nin en dramatik sembollerinden biri olan Zafer Havalimanı, gelinen noktada bir yatırım projesi olmaktan çıkıp bütçede devasa bir "kara delik" haline gelmiştir. 2025 yılı verileri ışığında ortaya çıkan %97’lik sapma oranı, bu projenin sadece bir planlama hatası değil, Hazine’nin Euro bazlı garantilerle rehin alındığı sistemsel bir yönetim iflasıdır. Ekonomi literatüründe bir tahminin bu denli yanılması, rasyonel planlamanın tamamen terk edildiğinin ve karar alma süreçlerinde bilimsel metodolojinin dışlandığının matematiksel bir ispatıdır.
1. Operasyonel İflas: Bölgesel Verimlilikten Uzak Bir Yatırım
Havalimanının planlama aşamasındaki en temel kusuru, etki alanı (hinterland) analizinin gerçeklerden tamamen kopuk olmasıdır. İktisat literatüründe "Optimism Bias" (İyimserlik Sapması) olarak tanımlanan; maliyetleri düşük, faydaları ise aşırı yüksek gösterme eğilimi, Zafer Havalimanı'nda rasyonalitenin bittiği noktayı temsil etmektedir.
Kütahya, Afyon ve Uşak gibi illerin demografik yapısı, yıllık 1 milyon 317 bin yolcu kapasitesini destekleyecek bir potansiyele sahip değildir. Üstelik bölgenin halihazırda gelişmiş olan karayolu ağı ve Eskişehir gibi yakın merkezlerdeki yüksek hızlı tren hatları, uçuş talebini doğal olarak baskılamaktadır. Belirlenen garanti rakamı, bölge nüfusunun neredeyse tamamının her yıl en az bir kez uçacağı varsayımına dayanmaktadır ki bu, sosyo-ekonomik gerçeklerle bağdaşmayan bir kurgudur. Bu gerçek dışı beklenti, projenin en başından itibaren bir "hizmet alanı" değil, sistematik bir "zarar makinesi" oluşturmasına neden olmuştur.
2. Verilerin Dili: 100 Kişi Beklendi, 3 Kişi Geldi
Kağıt üzerindeki hedefler ile pistteki gerçeklik arasındaki uçurum, projenin sürdürülemezliğini her geçen yıl daha keskin bir şekilde gözler önüne seriyor. Devlet Hava Meydanları İşletmesi (DHMİ) verilerine dayanan performans tablosuna bakıldığında, planlama ile uygulama arasındaki kopukluk dehşet vericidir.
Hazine'nin her yıl yaklaşık 1 milyon 300 bin yolcu için garanti verdiği ancak terminalden geçen yolcu sayısının 30-40 bin bandında kaldığı görülmektedir. Bu durum, matematiksel olarak her 100 kişilik beklentiye karşılık sadece 3 kişinin havalimanını kullandığı anlamına gelir. Aradaki %97’lik devasa boşluk, kamu bütçesinden doğrudan yüklenici firmanın kasasına aktarılan milyonlarca Euro demektir. Bu tablo, projenin bir ulaşım ihtiyacından ziyade, bir kaynak aktarım mekanizması olarak kurgulandığı şüphelerini derinleştirmektedir.
3. Ekonomik Tahribat: Hazine’nin "Döviz Endeksli" Prangası
Projenin mali yapısındaki en derin yara, ödeme garantilerinin Euro bazlı olmasıdır. Türkiye ekonomisinin içinden geçtiği kur dalgalanmaları ve TL’deki değer kaybıyla birleştiğinde, bu maliyet çarpan etkisiyle katlanmaktadır. Teoride riskin taraflar arasında dengeli dağıtılması (risk-sharing) gereken Kamu-Özel İşbirliği (KÖİ) modeli, Türkiye pratiğinde "riskin kamulaştırılması, kârın özelleştirilmesi" şeklinde tezahür etmiştir.
Yatırımcı firma, devlet garantisi altında her türlü operasyonel ve makroekonomik riskten muaf tutulurken, öngörüsüzlüğün tüm maliyeti vergi mükelleflerinin sırtına yüklenmiştir. Hazine, "uçmayan" her bir kişi için döviz bazında ödeme yapmaya devam etmektedir. 2025 verilerine göre gerçekleşmeyen hedefler için ödenen bu tutarlar, hiçbir katma değer üretmeyen, doğrudan kamu bütçesinden çıkan net bir kayıptır.
4. Fırsat Maliyeti: Kaybedilen Gelecek
Ekonomi biliminin en temel kuralı, kısıtlı kaynakların en verimli alanlara kanalize edilmesidir. 2012'den bu yana bu "hayalet" projeye aktarılan devasa kaynaklar, gerçek ihtiyaçlara yönlendirilseydi bölge ekonomisinde bir kalkınma sıçraması yaşanabilirdi. Yapılan analizler, Zafer Havalimanı’na ödenen garanti tutarlarıyla şunların oluşturulabileceğini göstermektedir:
Eğitimde Dönüşüm: Bölge genelinde yaklaşık 1.500 adet tam donanımlı derslik veya 15 adet modern fen lisesi inşa edilerek binlerce gencin geleceği aydınlatılabilirdi.
Tarım Reformu: Kütahya ve Afyon’daki tarım üreticisinin kaderini değiştirecek, 50.000 hektarlık araziyi kapsayan modern damlama sulama altyapıları kurulabilirdi.
Lojistik Güç: Yerel sanayicinin ürünlerini limanlara çok daha ucuza ve hızlı taşımasını sağlayacak 200 kilometrelik bir demiryolu hattı modernize edilebilirdi.
Kaynağın betona hapsedilmesi, sadece mali bir tercih değil; derslikten, sulama kanalından ve demiryolundan vazgeçmek, yani bölgenin geleceğini feda etmektir.
5. Hukuki Asimetri ve "Ticari Sır" Perdesi
KÖİ projelerinde sözleşme serbestisi ilkesi, ne yazık ki kamu yararı aleyhine bükülmüştür. Zafer Havalimanı sözleşmesi incelendiğinde, "aşırı ifa güçlüğü" gibi hukuki kavramların neden sadece özel sektör lehine işletildiği ve kamunun neden korumasız bırakıldığı sorusu cevapsız kalmaktadır.
Sözleşmelerin "ticari sır" perdesi arkasına saklanması, demokratik bir toplumda olması gereken şeffaf denetim süreçlerini imkansız hale getirmiş; kamunun denetim yetkisi adeta felç edilmiştir. Oysa uluslararası hukukta kabul gören "Rebus Sic Stantibus" (Koşulların Değişmesi) ilkesi uyarınca, projedeki bu olağanüstü sapma "öngörülemez bir durum" kabul edilerek sözleşmenin kamu lehine revize edilmesi hukuki bir zorunluluktur. Şeffaflıktan kaçınmak, bu hukuksuzluğu meşrulaştırma çabasından başka bir şey değildir.
6. Makroekonomik Bir Pranga: Koşullu Yükümlülükler
Bütçe disiplini dışında bırakılan bu "koşullu yükümlülükler", Türkiye ekonomisinin üzerinde gizli bir mayın tarlası oluşturmaktadır. 2044 yılına kadar sürecek olan bu garantiler, bugün henüz doğmamış çocukların ödeyeceği vergilerin şimdiden ipotek altına alınmasıdır. Bu, sadece mali bir hata değil, aynı zamanda nesiller arası adaleti zedeleyen ağır bir etik sorundur.
Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşları bu yükümlülükleri ülkenin "gizli borç stoğu" olarak kaydetmekte, bu da Türkiye'nin risk primini (CDS) yükselterek tüm sektörlerin dış kaynak maliyetini artırmaktadır. Dolayısıyla Zafer Havalimanı’nın maliyeti sadece ödenen garantilerle sınırlı kalmamakta, tüm ekonominin borçlanma maliyetine eklenen bir yük haline gelmektedir.
7. Sosyo-Ekonomik Tahribat ve Küresel Kıyaslamalar
Dünyada benzer bölgesel havalimanı projeleri (örneğin İspanya’daki Ciudad Real Havalimanı vakası), sürdürülemez maliyetler nedeniyle ya kamulaştırılmış ya da lojistik merkez gibi alternatif kullanım alanlarına dönüştürülmüştür. Ancak Zafer Havalimanı'ndaki temel sorun, sözleşmenin bu tür dönüşümlere dahi engel olacak kadar katı ve tek taraflı oluşturulmuş olmasıdır.
Vadedilen bölgesel istihdam artışı ve turizm patlaması, tesisin atıl kalmasıyla sembolik bir seviyede kalmış; yerel kalkınma için beklenen çarpan etkisi hiçbir zaman gerçekleşmemiştir. Proje, bölgeye refah getirmek yerine, bölgenin kaynaklarını emen bir yapıya bürünmüştür.
Sonuç: Bir Yönetim Felsefesinin İflası
Zafer Havalimanı vakası, devletin karar alma süreçlerinde bilimsel verilerin ve liyakatin yerini siyasi retoriğin aldığının matematiksel kanıtıdır. %97’lik sapma, rasyonalitenin bittiği yerdir.
Bu krizden çıkış yolu bellidir:
Bu tür sözleşmeler derhal şeffaf bir şekilde kamuoyuna açılmalıdır.
Garanti ödemeleri acilen Türk Lirası'na sabitlenerek kur riski kamunun üzerinden alınmalıdır.
"Hakkaniyet" ilkesi gereği, yapılan devasa hatalar nedeniyle yüklenici şirketler de bu zarara ortak edilmelidir.
Kamu kaynağına sadakat anlayışının devlet yönetiminde yeniden tesis edilmesi, Türkiye’nin makroekonomik istikrarı ve toplumsal adaleti için bir tercih değil, varoluşsal bir zorunluluktur.
FATMA YILDIZ
Kaynakça:
T.C. Sayıştay Başkanlığı Karayolları ve DHMİ Denetim Raporları.
Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı Strateji Geliştirme Başkanlığı Verileri.
IMF (Uluslararası Para Fonu): "Fiscal Risks from Public-Private Partnerships" Raporu.
DHMİ Yolcu ve Uçak Trafik İstatistikleri.