Bildiğim Bir Fakülteye Ve Bilmediğim Bir Öğrenci Kuruluşuna Dair

Baskın Oran

Korkarım ki Boğaziçi hocaları ve öğrencileri günümüz Tek Adam Yönetiminde ideal üniversite örneği vererek bizi şımarttılar. Çünkü başka üniversiteler tısss.

Tabii ki askerî vesayet dönemlerinde korkunç şeyler yaşadı üniversitelerimiz ve o cehennemlerden galip çıktılar. Ve tabii ki üniversite kavramının doğası gereği, şu andaki İslam-Türk Sentezi vesayeti kendi kendini yok edince aynı şey söke söke tekrarlanacak. Ama şu andaki durum pis.

Fikir özgürlüğünün ve eleştirinin Kâbesi sayılan bir fakülteden ve bir de daha önce tanımadığım bir öğrenci kuruluşundan örnek vereyim.

***

Geçtiğimiz hafta Mülkiye (AÜ SBF) Maliye bölümünden Doç. Dr. Meltem Kayıran görevden atıldı. Mülkiye’nin atanmış dekanı ve yönetim kurulunun önerisi ve AÜ’nün atanmış rektörünün imzasıyla. 300 tane lisans, 3 tane lisansüstü tez öğrencisi vardı.

Mülkiye hocalarının 1/3’ünün KHK rezaletiyle atıldığı 2017’de doçent olmuştu fakat aradan geçen 4 yıldır doçentlik kadrosu verilmiyordu. Fakülte yönetimi kendisinden bir alt statü/kadro olan “Dr. Öğretim Üyesi” kriterleri uyarınca dosya isteyince Meltem Hoca bunun hukuka aykırı olduğunu söyledi ve vermedi. Attılar.

Kendisi 2017 ihraçlarından hemen sonra Eğitim-Sen Ankara Üniversiteler Şubesi başkanlığı yapmıştı…

***

“Bir öğrenci kuruluşu”na gelirsek, o örneği geçenlerde bizzat yaşadım. 11 Şubat’ta şöyle bir eposta mesajı aldım: “(…) TUİÇ Akademi’nin milliyetçilik araştırmaları staj programı öğrencisiyim. Sizin temel çalışma alanlarınızın azınlıklar ve milliyetçilik üzerine olduğunu bildiğim için eğer kabul ederseniz sizinle yazılı bir röportaj yapmak istiyorum. Online TUİÇ Akademi Dergisi’nde yayınlanacak. (…)”

Yazdığıma müdahale edilmeyeceği güvencesini aldıktan sonra bu TUİÇ Akademi’ye gönderdiğim metni aynen vereyim. (Koyu puntoları şimdi koydum).

***

1) Ulus-devletlerin küreselleşen dünya düzeninde aşındığına, günümüzde milliyetçiliğin artık geçerli ve açıklayıcı bir olgu olmadığına dair pek çok önermenin varlığından haberdarız. Milliyetçilik fenomeniyle ilgili birçok eser kaleme almış bir akademisyen olarak bu ve buna benzer önermelere dair neler düşünüyorsunuz? Milliyetçilik günümüz dünyasında toplumsal olanı açıklamakta sahiden de geçersizleşen bir olgu mudur?

Önce terimleri netleştirelim. Ulusal devlet ile ulus-devlet çok farklı şeylerdir. Ulusal devlet 1789’a tarihlenir. Egemenliğin tanrıya veya krala değil, “ulus” denilen bir kolektiviteye ait olduğunu söyler. Ulus-devlet ise 1870’ler ve sonrasına yani emperyalizm dönemine tarihlenir. Emperyalizme erken başlayıp yol alan bir B. Britanya vardır. Fransa ve Almanya gibi geç kalmış emperyalist ülkeler o korkunç emperyalist rekabet ortamında tüm halkı katı biçimde arkalarına almak istemişler ve bunun için de hem asimilasyon hem de etno-dinsel temizlik yöntemleriyle azınlık dillerini ve kimliklerini yasaklamışlardır. Hatta, bir bütün olarak birey’i ortadan kaldırıp milliyetçilik ideolojisinin içinde eritmişlerdir. Din ve milliyetçilik, ikisi de birey’i her zaman ortadan kaldırır.

Ulus-devlet Almanya’da Nazilerin doğurduğu tepki sayesinde aşıldı ve şimdi Almanya’da doğmuş yabancıları vatandaş kabul etmesinin de gösterdiği gibi, ulus-devletten kurtulmaya çalışıyor; zaten federal yapı da bu açıdan elinde olumlu bir koz.

Fransa’da ulus-devlet 1951’de yerel dilleri tanıyan Deixonne Yasasıyla demokratik devlete dönüşmeye başladı ve özellikle Mitterrand’ın 1981’deki efsanevi sözüyle bu kademeye yükseldi: “Fransa’nın kurulabilmesi için, geçmişte güçlü ve merkeziyetçi bir iktidara ihtiyaç duyulmuştur. Bugün ise dağılmaması için siyasal iktidarın ağırlıklı olarak yerel yönetimlere bırakılması zorunlu hale gelmiştir.” Bu sözler, özellikle şu andaki Türkiye’nin iki kulağına birden küpe olması gereken bir altın vecizedir.

Ulus-devlet ile Türkiye’nin ilişkisine gelince. Emperyalizm döneminde Avrupa’da doğan bu ulus-devlet, 20. Yüzyılla birlikte azgelişmiş ülkelerde kendini yeniden üretmiştir ve bunun ilk örneği de 1924’ten itibaren Türkiye olmuştur. Yalnız, dikkat etmek lazım, bu model çok yakın zamanlara kadar Türkiye’de dışa taşmamıştır, sadece iç’le ilgili işlemiştir.

Bu sefil modelin ortadan kalkmasına daha çok vardır. Üstelik Türkiye’de şimdi İslamcılar ulus-devlet’i kullanmaya ve daha da baskıcı hale getirmeye başlamışlardır. Daha epey çekeceğimiz var. En kötüsü, HDP hariç muhalefet sıfır. Tek umut, bu Türk-İslam Sentezi’nin aşırılıklarının kendi kendini mahvetmeye ister istemez gidiyor oluşudur.  

2) Milletin, ulus-devlet ya da rastlantı sonucu elde ettiğimiz milli kimliğin; kısacası milliyetçi matrisin yakın zamanda aşılacak olgular olduğunu düşünüyor musunuz? Neden?

Bu soruya hemen yukarıda cevap verdim. Eklemek gerekirse: Milliyetçilik; felaketlerden beslenen bir duygu, ideoloji, harekettir. Çok darda kalmaktan beslenir, üstelik bu felaketlere ve darda kalmalara ilaç olmaz çünkü tam tersine karşı tarafın milliyetçiliğini tahrik ettiği için ulus’un başını daha da belaya sokar. Yani milliyetçi, karşı tarafın milliyetçisinden beslenir. Şu anda böyle bir durum olduğu için, Türkiye’de milliyetçilik devam eder.

Diğer yandan, milliyetçilik Türkiye gibi bir ülkede milli kimlik filan yaratmayı başaramadı. Türkiye’nin yüzde yirmisini yani Kürtleri dışlayan bir ulusal kimlik mi olurmuş? Bu “milli kimlik” denilen şey, basbayağı, HASÜMÜT’den ibaret. Yani Hanefi, Sünni, Müslüman, Türk. Yakın zamanlara kadar bu LAHASÜMÜT idi, yani başında “Laik” vardı, şimdi o da gürültüye gitmekte. Bu HASÜMÜT Kürtlerin yanı sıra Alevileri, Gayrimüslimleri ve sekülerleri dışlıyor; bu nasıl “milli kimlik”? Kürtler şu anda gık diyemiyor, ama mesela 1937-38 Dersim’den sonra da gık diyemiyordu. Oradan anlamak lazım söylediğimi.

3) Uluslararası düzende son yaşanan gelişmelerden devam edersek, Dağlık Karabağ ihtilafında, Türk milliyetçiliği pozisyonuna da Ermeni milliyetçiliği pozisyonuna da yerleşmeden meseleye nasıl yaklaşılabilir? Çözüm açısından somut önerilerden ziyade her iki ülkenin siyasal iktidarlarının milliyetçi söylemleri dışında başka bir bakış açısı söz konusu olamaz mı?

Ne işimiz var bizim Azerbaycan-Ermenistan çatışmasında? Türkiye’yi hallettik de oralara mı bulaşıyoruz?

Her iktidar, nasıl ülke içinde soy, dil, din, cinsiyet gibi ayrımlar yapmamakla yükümlü ise, yurt dışında da aynen böyle hareket etmek zorundadır. Türkiye gibi, kendi içinde ekonomiden tut dış politikaya kadar her türlü çöküşler içinde debelenen bir ülke için bu özellikle böyledir. Üstelik, tarihsel olarak ele alırsak, 1699 Karlofça’dan beri Osmanlı dışarıya sarkmaktan vazgeçmiştir ve Türk dış politikası da, yukarıda da söyledim, bikaç yıl öncesine kadar kendi sınırları dışına taşmama prensibini büyük özenle uygulamıştır.

Şu anda bu prensip Suriye derken, Libya derken, Kafkaslar derken yerle bir edilmiştir ve Türkiye’nin başına büyük belalar açacak hale gelmiştir. Öyle ki, bugün artık TDP (Türk dış politikası) yoktur, EDP (Erdoğan dış politikası) vardır. Milliyetçilik değil ama bu EDP, fazla uzun süremeyecek kadar korkunç zararlı bir politikadır Türkiye için.

4) Covid-19 pandemi süreciyle birlikte devletlerin aşı yarışı ve kendi vatandaşları için birbirlerinin maskelerini çalmaları gibi vakalar göz önünde bulundurulunca, pandemi döneminde milliyetçiliğin arttığını söyleyebilir miyiz?

Buna yukarıda cevap verdim: Milliyetçilik felaketlerden beslenir. Felaket dönemlerinde öne çıkar. Her şeyin normal gittiği dönemlerde de unutulur. Pandemi tam bir felaket dönemidir.

5) Pandemi döneminde DSÖ ya da AB gibi ulus-üstü yapıların ulus-devletler karşısında krizle baş edebilme performansını nasıl değerlendiriyorsunuz? Ulus-üstü yapılar, siyasal olarak ulus-devletin egemenliğine meydan okuyabiliyorlar mı?

Ulus-devlet hakimiyetine meydan okuyacak tek şey, Almanya ve Fransa örneklerinde olduğu gibi, tarihsel gelişmedir. Zaman lazım. Henüz erken. Ulus-devletin ulusa verdiği zararların daha fazla artması lazım. Dibe vurmadan olmaz bazı şeyler.

6) Suriye iç savaşı ile kitlesel hale gelen uluslararası göç olgusu, ulus-devlet mefhumuna nasıl bir etkide bulunmuştur? Göç hareketleri ile milliyetçiliğin bağına dair gözlemleriniz nelerdir? 

Uluslararası göç olgusu ulus-devleti değil ama, gelişmiş ülkelerdeki milliyetçiliği hatta faşizmi güçlendirdi. En basitinden, Hollanda gibi medeni bir ülkede Geert Wilders. Tarihin bir ironisidir, gelişmiş ülkeler bir zamanlar işgal ettikleri ülkelerin işgaline uğruyorlar.

***

Soru-cevap metni buraya kadar. Hemen olayın sonucuna geçeyim; yorumsuz sonucuna. Benimle temasa memur edilen genç stajyer arkadaştan çok efendi ve kibar üslupta bir cevap aldım. Ana cümlesi şöyle:

“(…) birkaç haftadır sizinle yaptığımız röportajın yayınlanması ile ilgili tartışmalardan sonra TUİÇ röportajı yayınlayamayacağını söyledi. Gerekçe olarak sizin bir partiyi (HDP) adres göstermeniz verildi. (…)”

Hiç dert etmeyin. Bunları da söke söke aşacak üniversiteler ve öğrenciler. Söke söke. Çünkü Covid aşısı berbat gidiyor ama bütün bunlar çok iyi aşılamakta üniversiteleri ve hepimizi. Aynen 12 Mart ve 12 Eylül’ün aşıladığı gibi.