Ahlakın Rehin Alınışı: "Dindarlık" Maskesi Altında Toplumsal İflas

Ahlakın Rehin Alınışı: "Dindarlık" Maskesi Altında Toplumsal İflas

​Modern Türkiye’nin karşı karşıya olduğu en sinsi tehlikelerden biri, ahlaki değerlerin dar bir kimlik siyasetine kurban edilmesidir. Bilal Erdoğan’ın, "Bu toplumda dindar olan insan iyidir yargısını güçlendirmek zorundayız" söylemi, masum bir temenni olmanın çok ötesindedir. Bu ifade; toplumu kutuplaştıran, "ahlakın tekelini" belirli bir imtiyazlı gruba devreden ve geri kalan herkesi ahlak dışı ilan eden otoriter bir zihniyetin manifestosudur. Bu söylem, dindarlığı bir erdem değil, bir "suç örtme aparatına" dönüştürerek toplumsal vicdanı felç etmektedir.

​1. "İyi"yi Tekelleştirmek: Ahlaki Bir Faşizmin Ayak Sesleri

​Erdoğan’ın önerdiği bu yargı sistemi, insanı vicdani eylemleriyle değil, üzerine iliştirilen "dindar" etiketiyle tanımlamayı esas alır. "Dindar olan iyidir" ön kabulü, dindar olmayanı peşinen "şüpheli" veya "kötü" kategorisine iten bir dışlama stratejisidir. Bu, ahlakın evrenselliğine vurulmuş en ağır darbedir. İyilik; bir grubun aidiyet sertifikası değil, insanlık onurunun vazgeçilmez özüdür. Bir ateistin dürüstlüğünü veya bir sekülerin adaletini dindar olmadığı için değersiz saymak, toplumsal barışı oluşturmak yerine mahalleler arasına aşılması imkânsız duvarlar örer.

​2. Riyakarlık Mekanizması ve Şekilsel Çürüme

​Ahlakın yerini "performansın" aldığı bir toplumda, dürüstlüğün yerini "dindar görünme zorunluluğu" alır. Dindarlık, kamusal alanda bir "toplumsal pasaport" veya dokunulmazlık zırhı haline getirildiğinde, yolsuzluk ve adaletsizliğin sığındığı ilk liman dini semboller olur. Bu söylem, ellerindeki kirli işleri seccadeyle örtmeye çalışan bir kitleyi beslemekte ve "riyakar bir iklim" oluşturmaktadır. Gerçek dindarlık içsel bir arınma iken, siyasal dindarlık toplumsal bir maskeli baloya dönüşür.

​3. Liyakatin İnfazı: "Alnı Secdeye Gelen" Liyakatsizlik

​Güncel Türkiye'nin en büyük trajedisi, ehliyetin yerini "aidiyetin" almasıdır. Bilal Erdoğan'ın temsil ettiği bu dogma kurumsallaştığında, devlet yönetiminde uzmanlık değil, ideolojik blok sorgulanır. "Dindarsa iyidir, iyiyse bizimdir" mantığıyla yapılan her atama, hakkı yenen milyonlarca gencin ahı üzerinde yükselen bir adaletsizlik kulesi oluşturmaktadır. Mülakat sistemindeki kayırmacılık ve kamu kaynaklarının vakıf görünümlü yapılar üzerinden aktarılması, bu "dindarlık" kılıfının altına gizlenen en büyük liyakatsizlik örneğidir.

​4. Toplumsal Sözleşmenin Feshi ve Güven Bunalımı

​Bir toplumda "iyi" olmanın ölçütü evrensel hukuktan sapıp belli bir grubun aidiyetine bağlandığında, o gruba dahil olmayanlar kendilerini sistemin dışına itilmiş hissederler. Bu, toplumun bir arada yaşamasını sağlayan "zımni toplumsal sözleşmenin" tek taraflı feshidir. Toplumsal güvenin (social trust) yok edildiği bu iklim, bir "herkesin herkesle savaşı" ortamı oluşturur. Güvenin olmadığı bir vasatta ne ekonomi kalkınabilir ne de hukuk nefes alabilir.

​5. Ahlaki Narsisizm ve Manevi Kast Sistemi

​Bu söylem, bir kesime kendisini doğuştan "ahlaklı ve üstün" görme imtiyazı tanırken; geri kalanları ahlaki birer parya konumuna indirger. Bu, modern bir kast sistemini dinsel referanslarla meşrulaştırma çabasıdır. Kendi grubunun yanlışlarını "hikmet" ile perdeleyen, karşı tarafın hatasını ise "fısk" olarak damgalayan bu çifte standart, toplumun adalet duygusunu tamamen köreltir. Bireyi vicdanıyla hesaplaşmaktan alıkoyan bu kolektif kibir, toplumsal çürümeyi hızlandıran bir katalizör işlevi görür.

​6. Gençliğin Vicdani Kopuşu: Dayatılan Dinden Kaçış

​Bu dayatmanın en ağır faturası, paradoksal bir şekilde bizzat dinin kendisine kesilmektedir. Genç kuşaklar; dindarlık etiketi altında yapılan haksızlıkları, lüksü ve kayırmacılığı gördükçe, dinden sadece bir inanç sistemi olarak değil, bir değer kaynağı olarak da soğumaktadır. Şekilci dindarlığın bir "iyilik sertifikası" olarak pazarlanması, gençlerde derin bir tiksinti oluşturmakta; vicdanını bu istismardan korumak isteyenleri inançtan kopuşa (deizm, ateizm) iten bir zemin oluşturmaktadır.

​7. Günahın Üzerine Örtülen Örtü: Hukuki Meşruiyet Sertifikası

​Bilal Erdoğan’ın güçlendirmek istediği bu algı, otoriter eğilimler ve yolsuzluklar için bir "hukuki aklama belgesi" işlevi görür. Eğer dindarlık iyiliğin yegane kanıtı sayılırsa, kamu kaynaklarını talan eden bir figür; sadece dindar görünerek tüm cürümlerinden arınmış, yargı ve denetim mekanizmalarına karşı bir nevi dokunulmazlık kalkanı elde etmiş sayılacaktır. Bu, "iyilik" kavramının tarihteki en büyük suistimalidir. Din, bir arınma yolu değil, suç ortaklığını pekiştiren bir ambalaj haline getirilerek hukuksal adaleti imkansız kılar.

​8. Kamusal Alanın Çölleşmesi ve Tartışmasız İtaat

​"Dindar insan iyidir" ön kabulü, kamusal alanda eleştirel aklın tasfiye edilmesine hizmet eder. Eğer bir kişi kimliği sebebiyle peşinen "iyi" kabul ediliyorsa, onun politikalarını sorgulamak "dine veya kutsala saldırı" olarak paketlenir. Bu durum, toplumda bir "eleştiri kuraklığı" oluşturmakta ve şeffaflığı imkânsız kılmaktadır. Sorgulanamayan bir "iyilik" iddiası, en organize kötülüklerin kuluçka merkezi haline gelir.

​9. Manevi Sermayenin Enflasyonu: Değerlerin Ucuzlaması

​Ekonomide karşılıksız basılan para nasıl enflasyona yol açarsa, her kapıyı açan bir anahtar olarak kullanılan "dindarlık" söylemi de manevi değerlerin enflasyonunu oluşturmaktadır. Dini kavramlar iktidar kavgalarının merkezine çekildiğinde, asli anlamlarını yitirerek piyasada dolaşan ucuz değişim araçlarına dönüşür. Bu "etiket enflasyonu", toplumun gerçekten erdemli olanla, erdem maskesi takan arasındaki farkı ayırt etme yeteneğini yok eder.

​10. Güvenlik Paradoksu: "Biz Yoksak Ahlak da Yok" Tehdidi

​Bu söylem, devletin bekasını sadece belli bir grubun varlığına bağlayarak yapay bir korku iklimi oluşturur. "Biz yoksak ahlak da yok" iddiası, toplumu sürekli bir "ahlaki kaos" tehdidiyle rehin tutma stratejisidir. Oysa bir toplumun gerçek gücü, bir kesimin dindarlığından değil; sekülerin, ateistin ve her kesimin aynı hukuk normları altında adaletle birleşebilmesinden gelir.

​Sonuç: Etiket Değil, Eylemin Üstünlüğü

​Hiçbir toplum, sadece dindar olduğu varsayılan insanların sırtında yükselemez. Bir medeniyet ancak adil, dürüst ve işini ehliyle yapan insanların omuzlarında yükselebilir. Bilal Erdoğan ve temsil ettiği zihniyetin dayattığı bu tanım, özgür bireyi yok edip yerine "sorgulamayan bir tebaa" koyma projesidir. Türkiye; dindarlığın bir imtiyaz veya "iyilik sertifikası" olarak kullanılmasına geçit vermemelidir. Gerçek iyilik; hiçbir sıfata ihtiyaç duymadan, sadece insan olduğu için adaleti savunabilmektir. Bu iradeyi oluşturmak, dayatılan şekilci dindarlıktan çok daha hayati bir zorunluluktur.

​AHMET KACIR

​Kaynakça

​Kant, Immanuel: Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi.

​Topçu, Nurettin: Ahlak Nizamı.

​İbn Haldun: Mukaddime.

​Hobbes, Thomas: Leviathan.

​Mardin, Şerif: Türkiye’de Din ve Siyaset.

​Fromm, Erich: Erdem ve Mutluluk.

​Aliyev, Aliya İzzetbegoviç: Doğu ve Batı Arasında İslam.

​Weber, Max: Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu.

​Arendt, Hannah: Kötülüğün Sıradanlığı.

​Farabi: Erdemli Şehir.

{ "vars": { "account": "PASTE_ANALYTICS_ACCOUNT_ID" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }