Adalet, Hukuk’ta ‘Hattı Müdafa Değil, Sathı Müdafa Yapılmasını Gerekli Kılar

Toplumun tümünü içine alan kapsayıcı bir adalet, eşitlik ve özgürlüğün hatta huzur ve memnuniyetin var olduğunun en önemli göstergesi, o ülkede uygulanan hukuk  sisteminin herkese, aynı ve eşit şekilde  uygulanmasıyla yakından ilişkisi vardır. 

'Hukuk, dar, sadece bizden veya sizden olana göre değil, tüm milletin fertlerini hiç bir gerekçeyle ayırmadan, farklılaştırmadan, herkese eşit ve aynı şekilde uygulanmalıdır.  
Vatanın dört bir köşesinde her vatandaşın hakkını ve hukukunu sağlayacak hukuk düzeni işletilmedikçe vatanın geleceği emniyette sayılmaz. Onun için her bir birey, etnik, inanç ve sosyal grup ve topluluklar, şu veya bu gerekçelerle, faşizan güçler tarafından bulunduğu yerlerden atılabilir veya atılmak istenebilir. Bu kişi ve gruplar yerlerinden edilseler bile, durabildiği ilk noktada, sömürücü, baskıcı ve özgürlük düşmanı  dış ve işbirlikçi azınlığa karşı, yeniden çağdaş evrensel adaleti hedefleyen hukuk cepheheleri kurup mücadeleye devam etmelidirler. Uygulanan baskı ve zulüm karşısında yanındaki kişi ve sosyal grupların geri çekilmeye mecbur kaldığını görenler, onlara bakarak korkup kaçma, susma ve hukuk mücadelesinden vaz geçme hakları ve lüksleri yoktur. Bulundukları hukuk ve haklılık mevziinde sonuna kadar dayanmaya ve karşı koymaya devam etmelidirler’

Yukarıdaki metnin aslı bilindiği gibi, Atatürk tarafından, 23 Ağustos 1921 de başlayıp 22 gün ve 22 gece devam eden Sakarya Meydan Muharebesinde ülkenin bir bütün olarak kurtarılması için söylenmiş, tarihi bir savaş direktifi ve dünya savaş tarihine kattığı bir askeri taktik söylemidir. Metnin içinde geçen çok az sayıda kelime ve kavramlar  değiştirilerek, bir adalet ve hukuk mücadelesi metni haline getirilmeye çalışılmıştır.

Atatürk'ün bu askeri direktifinin, adalet ve hukuk mücadelesine uyarlanmış yukarıdaki metni üzerinde biraz daha açıklama yapacak olursak. Ülkemizin adalet ve hukuki problemlerine  duyarsız ve ilgisiz kalan herkes bir gün bu gaflet ve boş vermişliklerinden kaynaklanan mağduriyetlerle karşılaşabilecektir. Gelip geçici konjonktürel etkilerin ve kaba gücün baskısına dayanamayan, onlardan gelebilecek menfaat ve çıkar tekliflerine karşı çıkamayan veya onların gönüllü işbirlikçisi olmayı kabul edenler, tarih, islamiyet ve insanlık önünde ağır vebal altına girmiş olacaklardır. 

Ülkemizde değişen konjönktürel duruma göre  yaşanan mağduriyet yaşayanlarda değişmektedir. Bu mağduriyetler sürecinde, siyasi iktidar ve muhalefet grupları, düşünce, araştırma ve inceleme kuruluşları, her türlü etnik ve inanç grupları, STK, meslek örgütleri ve bağımsız kişilerin şikayetlerini hep duyduk, işittik hatta ucu bize dokunmadığı sürece sadece izledik seyrettik, hatta emniyette olmak için otorite tarafında kalmayı seçtik.

Gerekçesi ne olursa olsun, adaleti sağlayacak hukukun temel ilke ve anlayışından yapılacak sapmalar, büyük bir gaflet, dalalet ve aymazlık olmaktadır. Ülkeye böyle (hukuk dışı) yöntemlerle de hizmet yapılabileceğini zannedenler, aslında ülkenin bekası da çok ciddi bir tehlikeye atmış olmaktadırlar. Tüm bu hukuk dışılıklar olurken bir kenarda durup seyredenler ise mağdur olma sırasını bekleyen saf akıllı ve gafil  kimseler hükmünde olacaktır. 

Tüm bu olası hukuksuzlukları önlemenin, gelen kötülük dalgasının önünde set oluşturmanın tek yolunun başkaları mağdur olurken - kendi hukukları ihlal ediliyormuş gibi- ortaya koyacakları tutarlı hukuki bir tutum ve anlayıştan geçtmektedir. 

Halbuki, başka yorumlara, temeli olmayan mecralara ve maceralara hiç girmeden, insanlığın önünde bir kutup yıldızı gibi duran ve takip edilecek yönü gösteren, evrensel adalet ve hukuki metinleri ile ilahi mesajın adalet ilkelerine uygun düşünce ve ahlaki anlayışı, yaşanan kaos ve kargaşadan barışa ve esenliğe çıkaracak en sağlam ve kestirme yol olarak bilinmelidir.

Haşim EFE