Baskın Oran

Bize Mülkiye’de her şeyi tarihsel kökeniyle öğrenmeyi öğrettiler, buna hemen geleceğiz, ama sorunun kısa cevabını vereyim önce:

Cumhuriyet’ten sekiz yıl önce yapılan ve o zamandan beri sistematik biçimde inkar edilen Ermeni Kıyımı nedeniyle dahil edildi kadroya. Konuyu gündeme getirmek için 1975’ten itibaren Türk diplomatlarını katletmeye başlayan terör örgütü ASALA’yı bitirmek amacıyla.

Bu dahil edilişten sonra bir daha da ihraç edilmediğini şu günlerde daha iyi görmekteyiz. Susurluk “kazası” rezalet-i kebirini daha unutmaya fırsat bulamadan, Sedat Peker’in başrolü oynadığı, Alaattin Çakıcı ve Mehmet Ağar’ın da adının çok geçtiği bir kayıkçı kavgası vesilesiyle.

Şimdi mafyanın bu ülkede devlete dahil edilmesi olayının tarihçesine gidelim. Osmanlı’ya.  

***

1) Devlete dahil olmak etmek deyince, çok genel ve ünlü bir ilkeden başlamak lazım: “Tabiat Boşluk Kabul Etmez”. Şöyle ki, mafya devletin rakibi gibi düşünülür ama onun yerine geçmesi açısından onunla fazlasıyla akraba bir kavramdır. Başlıca iki açıdan:

Birincisi, doğmak açısından: Mafya, devlet zayıf olduğu ve/veya işlevlerini yerine getirmediği/saptırdığı zaman doğar ve onun işlevlerini üstlenir. Yerine getirmediği derken, mesela alacağınızı tahsil etmeniz yıllar alacağı için “çek-senet mafyası”na rica edersiniz. Mesela işlevlerini saptırdığı derken, ABD’de mafya 1920-33 arasındaki alkol yasağından doğmuştur.   

İkincisi, güçlenmek (hatta, müesseseleşmek) açısından: Mafya, devleti temsil eden kişi ve kurumları, “bir biçimde yanına alır” (demekle yetinelim). Bu olmadan mafya ileri gidemez, hatta hayatta kalamaz. Ama bu noktayı fazla deşmeyelim, tarihsel boyutu özetleyelim, çünkü mafyanın ilk ortaya çıkışı da, iki hafta önceki yazımda özetlediğim durumdan, yani Osmanlı’nın doğuda reform yapmamasından doğan Ermeni Meselesi vesilesiyle oldu.

***

Osmanlı’dan bu yana devletin D. Anadolu’daki varlığı iki kavramla özetlenebilir: Vergi toplamak ve baskı yapmak. Bu düzeni yürütebilmek için de devlet, kendi işlevlerini toprak/tarikat/aşiret ağalarına terk etmişti. Bunlar hem köylünün kanını emerler hem de gerektiğinde onu korurlardı; mesela öküzü ölene öküz alıverir, kızını evlendiremeyene çeyiz düzüverirlerdi (tarihsel deyim “Ağanın eli tutulmaz” lafı muhtemelen buradan gelir). Yani D. Anadolu’da esas devlet bu ağalardı.

İşte bu ağalar İmparatorluğun ilk mafyası oldular. İmparatorlukta parya sayılan D. Anadolu Gayrimüslimleri, yani Süryanileri ve özellikle de Ermenileri, yaşamlarını sürdürebilmek için (devlete ödedikleri vergilerin yanı sıra) yıllık haraç ödemeye mahkum eden bir mafya.  

***

Tarihsel boyut böyle. Şimdi, gençler arasında bu işleri fazla duymamış olabilecekleri düşünerek, başladığımız yere yani ASALA’yı ortadan kaldırma meselesine dönelim ve orayla bitirelim.

Susurluk’ta 3 Kasım 1996 günü saat 19.25 sularında bir Mercedes araba bir kamyona arkadan çarptı. İçinde (kazada ölen, Melahat Özbay sahte kimlikli kadın dışında) üç önemli kişi vardı: 1) Doğru Yol Partisi Şanlıurfa Milletvekili ve korucubaşı Sedat Bucak (yaralı kurtuldu); 2) İstanbul eski emniyet müdür yardımcısı ve İstanbul Kemalettin Eröge Polis Okulu Müdürü Hüseyin Kocadağ (öldü); 3) Mehmet Özbay sahte kimlikli Abdullah Çatlı (öldü).

İlk üçlünün oluşturduğu profil; Sedat Bucak’ın siyaseti, Hüseyin Kocadağ’ın devleti, Abdullah Çatlı’nın da mafyayı temsil ettiği bir "siyaset, devlet, mafya üçgeni" fotoğrafıydı.

Bu üçgen, Mehmet Ağar’ın sahibi olduğu Yalıkavak Marina önünde Ekim 2020’de çekilen ve “Türk Devleti ilelebet varolsun diye her zorluk ve meşakkati göğüsleyen, zindan dahil bu uğurda en ağır bedelleri ödeyen kahramanlarımız” anonsuyla Twiter’dan yollanan bir dörtlü fotoğrafın eski tabirle “arap”ı yani negatifi sayılabilirdi: Soldan sağa Alaattin Çakıcı, Mehmet Ağar, eski Özel Kuvvetler Komutanı ve 24. Dönem MHP İstanbul Milletvekili Engin Alan ve Susurluk olayı hükümlüsü MİT Güvenlik Dairesi Başkan Yardımcısı Korkut Eken’in yer aldığı bir fotoğrafın.

***

Susurluk olayında mafya ayağını temsil eden A. Çatlı hakkındaki Wikipedia maddesi şöyle başlıyor:

“Abdullah Çatlı (1 Haziran 1956, Nevşehir - 3 Kasım 1996; Susurluk, Balıkesir), Türk organize suç örgütü lideri, derin devlet ajanı ve kontrgerilla mensubu. Türkiye'de çeşitli cinayetlerden yargılandı. 12 Eylül Darbesi'nden sonra yurt dışına kaçtı, uyuşturucu kaçakçılığı nedeniyle yargılandı. Kaldığı hapishaneden kaçtı. 1996'da Susurluk Kazası'nda öldü.”

Çatlı’nın hayatı dopdolu. 21 yaşında Ülkü Ocakları Ankara il başkanı, ertesi yıl da Ülkücü Gençlik Derneği genel başkan yardımcısı seçiliyor. Aynı yıl, Hacettepe Üniversitesi’nden Doç. D. Bedrettin Cömert’in katil sanığı olarak gözaltına alınıyor. Yine aynı yıl Ankara Bahçelievler’de 7 TİP’li gencin evde öldürülmesi olayının baş sorumlusu sıfatıyla tutuklanıyor.

12 Eylül 1980 darbesinden sonra yurt dışına çıkıyor. 1983’te sahte bir pasaport taşıdığı sırada ASALA’ya karşı çeşitli eylemlerde kullanıldığı, İsviçre’de 7 yıl ceza aldığı, 1990’da cezaevinden kaçtığı, bütün bunlar bir köşe yazısında anlatmakla bitecek gibi değil. Mesela Wikipedia maddesi, “1980 sonrası bazı bilinen faaliyetleri” diyerek şunları sıralıyor:

1982’de Nubar Yalımyan’ın Hollanda’da öldürülmesi. Ermeni aktivist Ara Toranian’ı Fransa’da öldürme teşebbüsü. 03.01.1984’te Paris’te uyuşturucu ticaretinden hakkında arama emri çıkarılması. Eski RTÜK Başkanı Kutlu Savaş’ın Susurluk Raporu’nda da yer alan Kürt uyuşturucu kaçakçısı Behçet Cantürk’ün Sapanca’da öldürülmesi. Gazinocular kralı olarak bilinen Ömer Lütfi Topal cinayeti. Kürt asıllı iki İranlı kaçakçının öldürülmesi.

Bunların yanı sıra ASALA kurucularından Agop Agopyan’ın 1988’de öldürülmesi haberi de mevcut.

***

Bunlar, Ülkücü bir gencin “idealizm” uğruna yapabileceği şeyler olabilir. Ama tek başına değil. Devlet de lazım. Hele de, dil bilme (ve para) gerektiren bi iş olan, Avrupa’da “dolaşabilmek” için.

Susurluk olayından mahkum Korkut Eken’in ve yine MİT Kontrterör Daire Başkanlarından, “Yeşil” kod adlı Mahmut Yıldırım konusunda da tanıklıkları bulunan Mehmet Eymür’ün, Abdullah Çatlı'nın istihbarat amaçlı kullanıldığını ancak daha sonra kontrolden çıktığını söyleyen ifadeleri mevcut.

MİT’in 17.12.1996’da Başbakanlık’a, oranın da mahkemeye gönderdiği yazıda şöyle dediği bildiriliyor:

“A. Çatlı liderliğindeki bir grup ülkücünün, 12 Eylül 1980 sonrası MİT tarafından yurtdışında Ermeni terör örgütü ASALA’ya karşı yürütülen operasyonlarda kullanıldığı iddia edilmektedir. 1980’li yıllarından başlarında Devletle bağlantılı gösterilmeye çalışılarak gündeme getirilen ASALA’ya yönelik eylemin, inceleme konusu olan iddialarla ilgili ve konu hakkında MİT’in herhangi bir bilgisi bulunmamaktadır.”

***

Bütün bunlar tek kelimeyle baş döndürücü. Burada bırakalım. Ama şu soruyu sorarak:

Susurluk olayı o tarihte iyi-kötü soruşturulmuş ve içişleri bakanı dahil çeşitli şahıslar hüküm giymişlerdi. Şimdi Sedat Peker’in videolarıyla ayyuka çıkan iddialar konusunda ne yapılıyor?

Ve özellikle de şunu:

Ermeni Kıyımı’nı sistematik biçimde inkar etmenin başımıza açtığı belalar arasında siyaset-devlet-mafya üçgenini de düşünmüş müydünüz?