Milletvekili Yeneroğlu: Hukuk Devletinin Yeniden Tesis Edilmesi Gerekir

Ak Parti’nin kuruluşunda bulunan kimsenin hayali herhalde bu değildi

POLİTİKA 20.12.2020, 09:08 20.12.2020, 09:16
Milletvekili Yeneroğlu: Hukuk Devletinin Yeniden Tesis Edilmesi Gerekir

Nurzen Amuran sordu, DEVA Partisi Genel Başkan Yardımcısı İstanbul Milletvekili Mustafa Yeneroğlu yanıtladı...

Nurzen Amuran: Bir yanda Cumhurbaşkanlığı sistemine yönelik eleştiriler devam ederken öte yanda yeni yeni partiler kurulmaya devam ediyor. Her partinin de ülkenin nasıl yönetilmesi gerektiği konusunda fikirleri var. Önerilen hangi program seçmene inandırıcı gelirse, o iktidar olmayı başaracaktır. Biz de bu siyaset arenasında kim ne düşünüyor nasıl bir program öneriyor siyasette neyi doğru buluyor, neyi eleştiriyor, seçim dönemlerinde doğru karar verebilmesi için okurlarımızı aydınlatmayı sürdüreceğiz.

Bu haftaki konuğumuz DEVA Partisi Genel Başkan Yardımcısı İstanbul Milletvekili Sayın Mustafa Yeneroğlu. Sayın Yeneroğlu, bir yaşında iken Almanya’ya gitmiş orada tahsilinizi tamamlamışsınız. İki ayrı toplumun değerleriyle büyüdüğünüzü söyleyebiliriz. Köln Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun olmuşsunuz, daha sonra Türkiye’de fark derslerini vererek denkliğinizi almışsınız. Bu hafta sizinle hem yurtdışında yaşayan vatandaşlarımızın sorunlarını hem de Türkiye’deki siyasetin bugün geldiği süreci konuşmak istiyoruz.

Yıllar önce büyük bir bölümü köyünden çıkıp, kasabası dışında kent görmemiş vatandaşlarımız, büyük umutlarla gittikleri ülkelerde büyük mücadeleler verdiler. Zorluklar yaşadılar, uzun yıllar sonra bir bölümü bulundukları ülkenin ekonomilerinde, yönetimlerinde, siyasetinde söz sahibi oldular. Ama azınlık psikolojisini atamadılar. Ayırımcılığı hala yaşıyorlar. Bulundukları ülkelerin vatandaşlıklarını kazansalar bile yabancı olarak değerlendiriliyor.

Burada bizim hatamız yok mu, yeterince ilgilenmedik mi? Yurtdışındaki Türk toplumu ile ilgili ülkemizde nitelikli araştırmaların yapılmadığını söylemiştiniz. Üniversiteleri de harekete geçirecek şekilde, hükümetler, bu konuda öncü olamazlar mıydı?

Mustafa Yeneroğlu: 1960’lı yıllarda başlayan işgücü göçü esnasında Türkiye’den on binlerce insan Batı Avrupa ülkelerine doğru yola çıkarken, o insanları tren garından yolculayan devlet yetkilileri gidenlerin muhtemel ihtiyaçları konusunda tamamen cahillerdi. Bu cehalet ve ilgi eksikliği seneler boyunca da değişmedi. Senede bir Türkiye’ye döviz getiren, genelde romantik bir atıfla “gurbetçi” olarak görülen o insanların sorunları kendisine on yıllar boyu Türkiye’de bir yansıma bulmadı. 

Şu an yurt dışında 6,5 milyonu aşkın insanımızın 5,5 milyonu Batı Avrupa ülkelerinde yerleşik durumda. Misafir işçilikten o ülkelerin asli unsurları oluşa doğru evrilen süreçte, vatandaşlarımıza yönelik politikaların ilk 40 yıl boyunca fayda odaklı olduğunu gözlemliyoruz. Türk diasporası, ya döviz kaynağı ya da potansiyel seçmen olarak Türkiye’deki partilerin ajandasına girebildi. Bugün de hâlâ birçok partinin diaspora politikaları ya hiç yok, ya da doğru bir eksende şekillendirilememiş hâlde. 

Türkiye’den yurt dışına bakışta, oradaki vatandaşlarımızın gerçekliğini görmezden gelen, onları araçsallaştıran yaklaşımlar, Batı Avrupa ülkeleriyle ilişkimizde de gerginlik hatlarından birini oluşturuyor. Bugün Batı Avrupa’daki neredeyse her ülkede, Türkiye’deki Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan gönderilen imamların gelişi engellenmek isteniyor. Yurt dışında Türkiye’nin kamu diplomasisi araçları, iki toplum arasında yakınlaşmayı değil, iktidarın tek taraflı otoriter mesajını aktaran aygıtlar olarak görülüyor. Bu durum, zaten ötekileştirici bir atmosfer içerisinde çıkış yolları arayan vatandaşlarımızın sırtına ek bir yük yüklüyor.

Sorunuzda bahsettiğiniz, “diasporanın meseleleri için öncü olmak” konusu ise farklı bir devlet anlayışını gerekli kılıyor. Kendi ülkeniz yangın yeriyken, diasporaya yönelik atılımlar da yapamazsınız. Kendi ülkenizde demokratik standartlar yerle bir edilmişken, yurt dışında ırkçı saldırılara uğrayan kendi diasporanız için daha etkin koruma mekanizmaları talep etmeniz tutarsız olur. Dolayısıyla Türkiye, ancak kendi içinde yüksek standartlı bir demokratik atılım gerçekleştirebilirse, diasporadaki vatandaşlarına yönelik söyleyebilecek bir sözü olacak. Ortada ciddiyetin kırıntısı olsa, konuşulacak çok şey var. İslam düşmanlığı deniliyor, Türkiye’de ne bir enstitü ne de bir doktora programı var. Diyanet İşleri Başkanlığına 15 yıldır anlatıyorum, kendilerini şartlara göre yenilemediler. Maalesef yurt dışı yöneticiler nezdinde dövizli maaş yeri ötesine geçemedi. Yazık olacak önümüzdeki 10 yılda olacaklara. Yıllarca uğraştım ama popülizmden an aktüeli 1961 yılına dayanan batı Avrupa ülkeleriyle Eğitim ve Kültür İşbirlikleri Anlaşmaları konusunda bir adım attıramadım. Günübirlik politikaların ötesinde 20 yıl ötesini dikkate alarak yapısal reformlar ortaya koyacak ferasetten çok uzak bir siyaset ve bürokrasi anlayışı hakim Türkiye’de. 

Amuran: 1987 yılından bu yana, yurt dışındaki sivil toplum çalışmalarına aktif olarak katılmışsınız. Ayrımcılık ve Irkçılıkla Mücadele Derneğinin Kurucu Başkanlığını üstlenmişsiniz. Böyle bir derneğin kuruluş amacı bu ayrımcılığı bitirecek bir sonuç elde edilmesi. Bu ayrımcılığın kökeninde tarihin derinliklerinden gelen toplumsal bir tepkinin yaşatılması mı var yoksa bu oluşumu destekleyen siyasi desteğin sürdürülmesi mi var?

Yeneroğlu: Genelde ırkçı ayrımcılığı, özelde ise Müslüman karşıtı ırkçılığı doğuran faktörler çok çeşitli. Irkçılık çalışmaları yürüten birçok araştırmacı, ırkçılık fenomeninin tarihini sömürgecilikten başlatıyor ve aslında ırkçılığın, çok yaygın bir mekanizmayla bütün dünya üzerindeki hâkim ideoloji olduğunu, dolayısıyla ancak aktif bir bilinç ve mücadele ile “marjinalleştirilmesi/silinmesi” mümkün olduğunu söylüyor. Aynı antisemitizm için bir Yahudi’ye ihtiyaç duyulmaması gibi, Müslüman karşıtı ırkçılık için de Müslümanların varlığına ihtiyaç yok. Zira her toplumda kendi “öteki”si üzerinden kendi kimliğini sağlamlaştıran, bunu yaparken de öteki’ni yaşamaya değer görmeyen; onu eksik, geri, kusurlu olarak damgalayan bir damar var. 

Türkiye’de ırkçılık, bizim kendi tarihimizde eksik kalan yüzleşmemizin bir devamı olarak azınlık grupları üzerinden işliyor. Batı’da ise özellikle 11 Eylül sonrasındaki güvenlik eksenli siyasi atmosfer, Müslüman karşıtı ırkçılık için elverişli bir ortam sunuyor ve artık açık toplum düzenlerini tehdit ediyor. Her hâlükârda şunu belirtmek gerek: Irkçılık, bir insan grubuna yönelik duyulan basit önyargı değil. Irkçılık, sonu sistematik katliamlara, soykırıma kadar uzanan, tarihte ve bugün – Yeni Zelanda veya Hanau’da olduğu gibi- müthiş acılar üretmeye devam eden bir ideoloji. Bu ideolojiyle etkin bir şekilde mücadele edilmesi için, siyasi temsilcilerin çok sağlam bir irade ortaya koyması gerek. Batı Avrupa ülkeleri, aşırı sağ partilerin belirlediği bir siyasi ajanda ile karşı karşıya. Bugün birçok Batı Avrupa ülkesinde aşırı sağcı partiler ya iktidar ortağı, ya da parlamentoda az ya da çok siyasi temsile sahipler. Bu durumun toplumun siyasete bir yansıması mı olduğu, yoksa siyasetin mi toplumu etkilediği gibi sorular, bir süre sonra tavuk mu yumurtadan/yumurta mı tavuktan şeklindeki bir mantığa dayanıyor. Mevcut gerçeklik, bugün –örneğin Fransa ve Avusturya gibi- Batı Avrupa ülkelerinde terör saldırılarının oluşturduğu elverişli havada güvenlikçi söylemlerle azınlık gruplarının damgalandığını ve ırkçı söylemlere çok geniş alan açıldığını gösteriyor.

Amuran: Ekim ayında yaptığınız bir konuşmada, “Müslüman toplumunu asla temsil etmeyen aşırıcı söylem ve eylemler, Müslüman azınlığın tamamına mal edilmekte, güvenlikçi politikalarla azınlıkların hak ve özgürlükleri kısıtlanmaktadır” demiştiniz. Peki, bu aşırı söylemlerin ve radikal dinci terör örgütlerinin oluşmasına zemin sağlayan nedenlerden kimler sorumlu?

Yeneroğlu: Küresel terörizmle mücadele için açıklama şablonlarını salt dine indirgemek, hem yanlış, hem de çözümü yanlış yerde aramak anlamına geleceği için tehlikeli. Bugün İslam’ın temel kaynaklarını “radikal” yorumlayan sayısız kaynağı dünyanın her yerinde bulabilirsiniz. Bu radikal yorumlar, bir anda sıradan bir Müslüman’ı intihar eylemcisine dönüştürmez. Tam tersine terörizm, dini bir sos, bir yapıştırıcı malzeme olarak istismar ediyor. Dinî referanslarla hareket ettiğini iddia eden terör örgütleri de asıl “asker kazanma” zeminini terörün neşet ettiği coğrafyalardaki sosyal eşitsizlikler, eğitime erişimdeki zorluklar, şiddet içinde yaşanan bir sosyalizasyon ve toplumlar üzerinde çok derin travmalar bırakan savaş, işkence, zulüm tecrübesinde ediniyor. Batı’dan bu tarz “radikal” örgütlere katılan Müslümanların ise genelde kriminal bir geçmişe sahip, İslam’ın temel kaynaklarından beslenememiş mühtediler olduğunu görüyoruz. 

Müslümanlar, bu tarz sapkın ideolojilerin istismar ettiği dinî öğretilerden doğrudan “sorumlu” olmasalar da, İslam’ın bu çağda her türlü inanç ve kimlik için bir huzur limanı olduğunu yaşayışlarıyla ispat etmekle mükellefler. 

Amuran: AB ile bugünkü ilişkilerimiz zaman zaman iyi, zaman zamanda gerilimli geçiyor. Orada yaşayan Türkler, bulundukları ülkelerde bu gerilim politikalarının yansımalarını yaşıyorlar mı? 

Yeneroğlu: Elbette, hem de doğrudan! Türkiye’de iç kamuoyuna göz kırpmak, toplumu avutmak ve alkış toplamak için yapılan popülist çıkışlar, yurt dışındaki vatandaşlarımızın suratına tokat olarak iniyor. Bu meselenin sadece yurt dışındaki vatandaşlarımızı ilgilendiren boyutunu bir kenara bırakalım: Türkiye’nin Rusya, Çin, AB arasında durmadan değişen ekseni, dış politikada değerlerden uzak tutarsız bir duruşu beraberinde getiriyor. Ülkenizde AB’nin temel değerlerini ayaklar altına alıp, her gün ırkçılığa varan genellemeci bir Batı karşıtlığını dikte edip, sonra da alay eder gibi hâlâ AB’ye girmek gibi bir vizyonunuzun olduğundan bahsederseniz, dış politikada sizi kimse ciddiye almaz. Güçlü olmayan, ikircikli bir dış politika yönetimine sahip olan bir ülke olarak da kendi diasporanızın arkasında durmanız mümkün olmaz. Bu politika ayrıca ne milli ne de yerli, muazzam biçimde yersiz ve milli menfaatlerimize olabildiğince aykırı. 

Amuran: Şu anda DEVA Partisi Genel Başkan yardımcılığını yürütüyorsunuz. Daha önce AKP İstanbul milletvekiliydiniz. AKP ile siyasete başlarken hangi ilkeleri ve hangi özellikleriyle bu partiye girmeye karar vermiştiniz, neden AKP ile siyasete başladınız?

Yeneroğlu: Daha önce birçok farklı platformda söylediğim gibi, benim siyasete girmek gibi bir derdim yoktu. Ben doğrudan Sayın Erdoğan’ın daveti üzerine, yurt dışındaki vatandaşlarımızın artık kangrene dönüşmüş sorunlarını Türkiye’de yürütmenin ve yasamanın gündemine sokabilmek ve aklıselim politikalar üretme amacıyla siyasete girmeyi kabul ettim. Siyasete girdiğimde diaspora politikalarının Türkiye’de bütün partiler için kendi siyasi farklılıklarını parantez dışına alabilecekleri bir alan olduğu iddiasındaydım, bu iddiamın hâlâ arkasındayım. 

Türkiye’ye geldiğimde yurt dışındaki vatandaşlarımıza yönelik yasama faaliyetleriyle ilgili çok yoğun bir mesaim oldu. Paralelinde Meclis İnsan Hakları Komisyonu Başkanlığı görevini üstlenmemle birlikte, karşımda koca bir enkaz buldum. 15 Temmuz darbe girişiminden sonra yaşanan insan hakları ihlallerinden tutun da, yargı üzerinden operasyonlara ve cezaevindeki işkencelere kadar, kamuoyuna yansıyan ve yansımayan sayısız dosyayı inceledim, bu dosyaların arkasındaki insanlarla konuştum. Her bir dosyadaki ihlalin giderilmesi adına iğneyle kuyu kazar gibi takip yaptım, suç duyurularında bulundum. Bir noktaya kadar ilkesel olarak AKP’nin içerisindeki hâkim iradenin, toplumda herkesin huzurunu amaçlayan kuruluş ilkelerine dönebileceğine dair inancımı korumaya çalıştım ve bunun için mücadele ettim. Parti içindeki hâkim söylemin, AKP’nin kuruluş sürecindeki ideallerden tamamen farklılaştığına ve partinin Türkiye’deki hak ihlallerine zemin hazırlayan, hatta bunları kurumsallaştıran ve geri dönüşü olmayan bir iradeye hapsolduğuna emin olduğumda ise yollarımız ayrıldı. Tam bir yıl geçti. Bugün çok daha kötü bir noktadayız. Maalesef Türkiye despotik özellikler taşıyan, kuvvetler birliğinin son adımlarını atan tek adam rejimine dönüştü. Ak Parti’nin kuruluşunda bulunan kimsenin hayali herhalde bu değildi. Güç zehirlenmesi her yeri sardı, kişisel beka için ülke karanlık bir tünele sokuldu. 

Amuran: AKP’de kaldığınız süre içinde gözlemlerinize dayanarak soruyorum: Partide, parti disiplini çerçevesinde çok seslilik var mıydı, yoksa biat kültürü mü yerleşmişti? 

Yeneroğlu: Biat kültürü Türkiye’de her yerde hakim. Hiçbir mahalle bu durumdan beri değil. İnsan onurunu ikincil kabul eden kutsal devlet tasavvurunun kamu gücü tarafından yaygın vehimlerle ayakta tutulmaya çalışıldığı sürece güçlü toplum, güçlü bireyler ve neticesinde güçlü demokrasi oluşmaz. 

Bu sebeple AK Parti iktidarının geldiği hazin durumu tüm siyasi akımlar derin derin düşünmeli. Ötekinin hakkını koruyan bir bilinç ile grupların tekilci ahlakını aşıp yeni bir toplumsal mutabakat oluşturmamız gerekiyor. Aksi takdirde sadece sopayı elinde bulunduran değişir. Türkiye’nin tarihine bakmak yeterli. Ders çıkarmak elimizde.

Gelinen noktada AK Parti ortak akıl, liyakat, özgürlükler ve çoğulculuk yerine kimlikçi ve kutuplaştırıcı politikaları ve tek tip toplumu savunan anlayışı ile elindeki gücü ötekini kriminalize etmek için kullanan, sivillikten tamamıyla arındırılmış tek adamı taşıyan bir devlet partisine dönüştü. AK Parti yola çıkarken otoriter devlet ve toplum düzenini aşmayı amaçlamıştı, bugün tesis etmiş oldu, kamu gücü tiranlaştırıldı. Bu korku iklimini oluşturanlarda biraz feraset olsa, kullandıkları sopanın yarın kendileri gibi otoriter bir zihniyete sahip olan başkalarının eline geçebileceğini de hesap ederlerdi.  

Amuran: Ayrıştırma ve ötekileştirme, tarafları bölme konusunda Almanya’da, yaşayarak farklılığın anlamını din ekseninde ve ırksal propagandalarda gördünüz. Ama Türkiye’de bu ayrımcılığı ötekileştirmeyi kendi ulusunuzda da yaşıyorsunuz. Bu ayırımcılık siyasi hareketliliğin toplumu her alanda zarar verici noktalara da getirdiğini söyleyebiliriz. İki tarafı da bildiğinize göre farklar nerede düğümleniyor?

Yeneroğlu: En temel fark, demokratik tutumu içi boş bir ezber olarak yaşamakla, o tutumu en zor imtihanlar karşısında da hakkıyla vermek arasında gerçekleşiyor. Almanya kendi tarihinde çok korkunç bir evre yaşadı ve bu anlamda dünya tarihine kara leke olarak işlenmiş bir hafızaya sahip. Ama bu tecrübeyle yüzleşti, özgürlükçü demokratik hukuk devletinin tek çıkış olduğunu içselleştirdi ve bugün her ne kadar tökezlese de, her ne kadar ırkçı söylemlerin pençesine düşse de devlet erki bu mutabakat üzerinde hareket ediyor. Türkiye’de hâlâ yüzleşemediğimiz en az 100 senelik bir tarihimiz var. Kutuplaşmaların üstünü örtüyor ve toplumsal travmalarımızı halı altına süpürüyoruz. Bugün iktidar ve ortakları için özgürlükçü demokratik toplum düzeni ve hukuk devleti ilkeleri, sadece danışmanlar tarafından yazılan süslü konuşmalarda geçen birkaç soyut kavramdan ibaret. Ana muhalefet partisinin tehdit edildiği, gazetecilerin talimat üzerine sokak ortasında kan revan içinde bırakılıp mecliste kutlandığı, insanların sosyal medyada “tutuklanırım” korkusuyla fikirlerini dile getiremediği, sipariş üzerine hazırlanan iddianamelerle insanların en temel haklarının elinden alındığı bir ülke var karşımızda. Çok daha korkuncu, bu tablo karşısında sesini yükseltmesi gereken vicdanlı sesler yok denecek kadar az. Haksız yere hapsedilmiş her bir tutuklu için, işkenceye karşı, haksız işten atılmalara karşı, delik deşik olmuş ekonomi yönetimine karşı çığlık atması gerekenlerin seslerinin çıkmadığını görüyoruz.

Türkiye toplumu bu tabloyu hak etmiyor. İnsanları “iktidar giderse ülke mahvolur” şeklinde uyutmaya çalışan iktidarın aksine Türkiye’de demokratik hukuk devleti standartlarının uygulanması tek çıkış yolu. Biz de DEVA olarak bu çıkış yolunu göstermeye çalışıyoruz. 

İktidar, bu ülkenin acılarını dindirmek için uygulaması gereken reçeteyi yırtıp atalı çok oldu. Bu ülke insanının hak ettiği adil ve demokratik yönetim, ütopya değil. Türkiye toplumu adil, demokratik, gücünü salt hukuktan alan ve milletine efendilik yapmayan bir yönetimi hak ediyor. 

Amuran: Sizin de değindiğiniz gibi Türkiye’de hukuk sorunları yaşıyoruz. Hukuk mevzuatımız bazı eksikleri olsa da devletimizi koruyacak niteliklere sahiptir. Ama uygulamalar, bugüne kadar, ne adil yargılamayı koruyabildi ne de yargı erkinin bağımsızlığını sağladı. Hukukçusunuz, bu nedenle soruyorum, Alman yargısında dokunulamaz olan nedir, adil yargılama, yargıç güvencesi, silahların eşitliği konusunda yargıç savcı ve avukat üçlüsü nasıl bir denge içinde yer alıyor? Özellikle siyasi davalarda siyasetin gölgesi adliye koridorlarında hissediliyor mu? Bize genel anlamda Alman adalet sisteminin özelliklerinden de söz eder misiniz bu sıraladığım çerçeve içerisinde. Bizden farkı nedir?

Yeneroğlu: Yasal eksikliklerimiz var, evet. Kanunlarımız en iyisidir diyemeyiz. Çünkü özellikle son dönemde birçok önemli konuda kanunların yapım aşaması hem hızlı hem de uzlaşıdan uzak bir şekilde hazırlanmaktadır. Örneğin sosyal medyaya ilişkin son dönem gündemde olan kanun teklifi ülkemizde 1 ay gibi kısa sürede kabul edildi. Ancak Almanya kamuoyunda bu yasayı yıllarca tartıştı. Almanya ve diğer demokratik ülkelerde kanun yapım süreçlerinde katılım ve çok seslilik önemli bir yere sahiptir.

Öte yandan sizin de belirttiğiniz gibi ülkemizde asıl mesele köklü yapısal sorunlar ve uygulamadır. Keyfi yönetim nedeniyle kanunların uygulanmamasında ve kanun önünde eşitlik ilkesinde ciddi sorunlar yaşanmaktadır. Yargıyı sürekli tehdit eden, emir ve talimat veren bir cumhurbaşkanımız var maalesef. Gelinen noktada onun emir ve talimatlarını uygulayan, tamamen siyasete teslim olmuş bir HSK mevcut. Bu husus sadece bizim tespitimiz de değil; Avrupa Yargı Ağı Kurulu HSK’nın tabela kurul haline geldiğini belirtmektedir.

Alman yargısında durum bizden elbette farklıdır. Bir kere yargının ve savunmanın bağımsızlığı mutlaktır. Yasalar herkes için eşittir. Tıpkı bizde yazıldığı gibi. Federal Hükümetin ya da Cumhurbaşkanının mahkemelere baskı uygulaması mümkün değildir. Özellikle sivil toplumun ve basının da güçlü olması nedeniyle denge ve denetleme mekanizmaları nispeten etkin bir şekilde yürütülmektedir. 

Tabi bunları izah ederken, mükemmel bir yargı mükemmel bir düzen Almanya’da vardır diyemem. Hukukun üstünlüğü dünyanın her yerinde devamlı sınanan bir iddiadır. Almanya’da 50’li yıllarda NAZİ geçmişi olanların deşifre edilmesinde yargı ve yürütme kötü bir sınav verdi, yine 70’li yıllarda RAF (Kızılordu) terör örgütü karşısında hukuk devletinin sınırları çok aşıldı. Bugün de ‘öteki’ söz konusu öteki olunca sistem tökezleyebilmektedir. Irkçı terör örgütün NSU davası buna bir örnek. Güvenlik bürokrasisi NSU terör örgütünün destekçilerini yıllardır finanse ettiği gibi korumuştur. Yine Müslümanların güvenlik bürokrasisi tarafından devamlı ötekileştirilmesi ve ertelenen kurumsal hakları ciddi bir sorundur. Yaygın vehimler çoğunlukçu baskılara sebep oluyor, bu da demokratik hukuk devletinin herkese eşitlik ve adalet iddiasını taşıyan diğer ayağını tökezlettiriyor. Ancak Almanya’da çok aykırı olmadığı müddetçe kimse sokak röportajından dolayı gece baskınıyla tutuklanmaz, var olan kanunlar herkese uygulanır. Hukukun ve anayasanın üstünlüğünü, çoğulcu toplumu savunan güçlü bir toplumsal blok mevcuttur. Bizde çok zayıf maalesef. 

Amuran: Biraz da DEVA Partisinden söz edelim. Neden DEVA adını verdiniz ve diğer partilerden sizi ayıran özellikler nelerdir?

Yeneroğlu: Türkiye’nin derdi çok. Biz de bu dertlere deva olmak için yola çıktık. Siyasetin toplumsal sorunlara deva olmaktan başka bir misyonu olduğunu düşünmüyoruz. Partimizin adının açılımı da devanın kodlarına sahip. Vatandaşlarımızın demokrasiye yani çoğulcu ve özgürlükçü bir yönetime, hukuka, adalete ve akabinde ekonomik refah için atılıma ihtiyacı var. Bugün geldiğimiz noktada ülkede demokrasi artık tamamen rafa kaldırılmış durumdadır. Hiç kimse düşündüğünü bile söyleyemiyor. Görüyorsunuz sokak röportajlarında bile düşüncesini ifade eden kişiler anında gözaltına alınıyor tutuklanıyor ve cezaevine gönderiliyor. Atılımdan kastımız toplumsal ve ekonomik bir atılımdır ve bunu şu an Türkiye’de gerçekleştirme potansiyeli olan DEVA partisidir. 

Bizi diğer partilerden ayıran özelliklerin başında farklı bir siyaset tarzı geliştirmemizdir. Her kesime hitap eden toplumdaki tüm farklılıkları umursayan ve değerli gören, demokratik hukuk devletini yeniden tesis etme ve toplumu ayrıştırmayan tam tersi birleştiren bir anlayışla siyaset yapmamızdır. Bunun açık göstergesi kurucular kurulumuzda, Türkiye’deki her rengi her düşünceyi temsil eden arkadaşlarımızı görebilmenizdir. Çok farklı görüşlerden, yaşam biçimlerinden insanlar, zengin fikirleriyle kurucular kurulumuzda yer alıyorlar. Ancak tüm bu farklıklarımız, ortak ideallerimiz olan demokrasi, hukukun üstünlüğü ve liyakat gibi temel ilkelerde buluştuğu için hepimiz DEVA partisi çatısında yer alıyoruz.

Amuran: Sizin de belirttiğiniz gibi DEVA Partisi, demokratik parlamenter sisteme dönmenin gerekli olduğuna inanan partilerden biri. Demokrasiyi güçlendirecek olan hangi mekanizmalar öne çıkmalı?

Yeneroğlu: DEVA Partisi olarak sorunlarımızı çözmek yerine daha da derinleştiren, kuvvetleri tek elde toplayan Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi adı altında uygulanan keyfiliğin sonlandırılması gerektiğini düşünüyoruz. Türkiye’nin güçlü, uzun vadeli ve istikrarlı bir yönetim yapısı ve hükümet sistemi ile yönetilmesi için parti programımızda belirttiğimiz üzere güçlendirilmiş parlamenter hükümet sisteminden yanayız.

Amacımız, 90’lı yılların hükümet krizi yaratan zayıf hükümetlerine yol açan çift başlı yürütmenin yanında ne yasama ne de etkin bir denetleme yapabilen bir parlamenter sistem değildir. İddiamız, bütüncül bir sistem değişikliği ve yeni bir Anayasa ile kuvvetler ayrılığına, insan haklarına ve demokrasiye dayanan, güçlü hükümet, güçlü meclis, güçlü yargıyı esas alan güçlendirilmiş bir parlamenter sistemdir.

Öngördüğümüz bu sistemin parametrelerini 7 başlıkta toplayabiliriz. İstikrarlı bir yürütme organı, partisiz ve tarafsız bir cumhurbaşkanı, çoğulcu ve özgürlükçü yeni bir anayasa, güçlü bir parlamento, tarafsız ve bağımsız bir yargı, güçlendirilmiş yerel yönetimler ve güçlü ve etkin bir sivil toplum. 

Amuran: TBMM’nin denetim yetkileri yeni sistemle birlikte kısıtlandı. Sözgelimi 15 gün içerisinde cevap verilmesi gereken soru önergeleri arasında, bugün 5 yıldır cevap verilmeyen soru önergeleri olduğu öne sürülüyor. Bunun dışında TBMM’ce denetlenemeyen kurumlar var. Sözgelimi TBMM adına Türkiye Varlık Fonu’nun neden denetlenmesi istenilmiyor?

Yeneroğlu: Meclis’in mevcut çalışma şeklinde yazılı soru önergelerimiz ya hiç cevaplanmamakta ya da süresi geçtikten sonra cevaplanmaktadır. Yönelttiğimiz sorulara ise genelde sorularla alakasız cevaplar verilmektedir. Dolayısıyla süresinde cevaplandığı varsayılan cevaplarda da aslında içerik yönünden işe yarar bir cevap verilmediği için; soru önergelerinin fiiliyatta hiçbir şekilde cevaplanmadığını söyleyebiliriz.

Cumhurbaşkanı yardımcısı ve bakanlar alanlarına ilişkin şeffaf şekilde bilgilendirme yapmamaktadır. Bu durum tabi ki, iktidarın kötü yönetimi nedeniyle şeffaflıktan uzak, kapalı kapılar ardında karar alma ve uygulama alışkanlığının bir sonucudur. Bu keyfiliğin sonucu ise hesap verebilirliğin tamamen ortadan kalkması olmuştur. 

Varlık Fonu’na gelecek olursak; Dünya’da Varlık Fonları, diğer ülkeler tarafından yatırım amacıyla kullanılmaktadır. Varlık Fonu’nda biriken menkuller ve nakit varlıklar ile çeşitli ülkelerde hisse alarak yahut da vadeli işlemler yapılarak yatırım yapılır ve fonlar büyütülmeye çalışır. Bizde ise Varlık Fonu kavramı dahi ters yüz edilmiştir. Adı Varlık Fonu’dur, ancak aslında Borç Fonu olarak kullanılmaktadır.

En kıymetli Anonim Şirketlerimizin hisseleri birer birer satılmakta, Varlık Fonu teminat gösterilerek yurtdışından yüksek faizlerle borç alınmaktadır. Ancak ne meclise ne Sayıştay’a ne de vatandaşa hesap dahi verilmemektedir. Tüm bu işler ekonominin nasıl bir darboğaza girdiğini ve mevcut yönetimin keyfiliğini bizlere tekrar göstermektedir.

Amuran: Konu meclise gelince akla 2021 yılı bütçesi geliyor. Merkezi Bütçe Kanun tasarıları Parlamenter sisteme göre hep Maliye Bakanlığı tarafından hazırlanır, sonra yetkili ilgili kişi ve kurumlar bu tasarının üzerinde çalışır, TBMM’ne hükümet tasarısı olarak gelirdi. 2021 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu, yeni sisteme göre nasıl ve kimler tarafından hazırlandı, bilginiz var mı? Ayrıca bu bütçe sizce kimlere hizmet eden bir bütçe oldu?

Yeneroğlu: 2021 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanununun, yeni sisteme göre nasıl ve kimler tarafından hazırlandığı konusunda bir milletvekili olarak bilgim yok maalesef. Anayasa’nın 161. maddesinde Cumhurbaşkanı’nın bütçe kanun teklifini Meclis’e sunacağı hükme bağlanmış. 2021 bütçesi de Cumhurbaşkanı’nın imzasıyla Meclis’e sunulmuş durumdadır. Fakat parlamenter sistemde bütçeyi hazırlayan asıl kurum olan Maliye Bakanlığı olup, Maliye Bakanı da yetkili bir Bakanlar Kurulu üyesiyken yeni sistemde yürütme organı olarak yalnızca Cumhurbaşkanı vardır. 

Eski sistemde, bütçenin asıl sorumlusu Meclis’te bulunur ve bunu hem savunur hem de bütçenin kullanımı konusunda hesap verirdi. Bu yüzden bütçe görüşmeleri Meclis’in en önemli görüşmeleri olurdu. Artık bütçe görüşmeleri de kanun yapım süreci de bütçe görüşmeleri de Külliye’den geldiği gibi kabul ediliyor. Yani meclisin bütçe yoluyla dahi yürütmeyi denetleme yetkisi sözde kalmış bir yetki. 

Kaldı ki malum, Hazine ve Maliye Bakanı, bu bütçe kanun teklifi Meclis’e geldiği bir sırada kimine göre istifa etti, kimine göre görevden af talebi kabul edildi. Netice itibarıyla öyle bir enkaz bıraktı ki, ‘Allah sonumuzu hayreylesin’ diyerek kayboldu. Böyle bir ortamda, 2021 yılı bütçe kanun teklifini gerçekte kim hazırladı, nasıl hazırladı bir bilgimiz maalesef yok.

Öte yandan bütçede sadece Kamu Özel İş birliği Projelerinin garanti ödemeleri için 2021 yılı bütçesinde 30,9 milyar lira ayrılmıştır. Peki hiç yoktan oluşturulan bu bedele doğrudan vatandaşımıza faydası için ayrılan miktar ne kadar? Gençlik programına 744 milyon lira, kadının güçlenmesi programına 425 milyon lira, insan hakları programına 71 milyon lira ayrılması bütçenin kime hizmet etmek için hazırlandığının açık kanıtıdır. Hükümetin vatandaşa verdiği değerin de göstergesidir.

Amuran: Şeffaf, hesap verebilir, denetlenebilir bir yönetim anlayışını yerleştirmek adına, yapılacak seçimlerde farklı politikalar yürüten muhalefet partileriyle hangi çerçevede bir işbirliği düşünebilirsiniz? 

Yeneroğlu: Bizim hedefimiz milletimizin büyük kesiminin desteğini alarak siyasete yön veren ana akım bir parti olmak. Şu an teşkilatlanma çalışmalarımızı sürdürüyoruz ve burada da önemli bir eşiği aşmış bulunmaktayız. Türkiye’deki 81 ilimizin çoğunda kısa sürede teşkilatlanma çalışmalarımızı bitirip, il kongrelerimize yoğunlaştık. İnşallah 2020 yılı bitmeden de büyük kongremizi 29 Aralık’ta yapacağız. 

Biz ilkelerimizi, duruşumuzu ve projelerimizi milletimize anlatıyoruz. Bu çerçevede tüm siyasi akımlarla elbette görüşüyoruz. Ancak şahsen bariz farklılıkları gölgeleyen parti ittifaklarının mevcut sistemin hastalığı olduğu kanaatindeyim. Türkiye’nin ihtiyacı olan açık ilkeler üzerine bina edilmiş çok net bir yol haritası ile milletimizin karşısına çıkmayı daha değerli buluyorum. İfade ettiğim gibi şu an kendi kurumsal yapımızı tam anlamıyla oturtmak ve Türkiye’nin sorunlarını birer birer nasıl çözeceğimizi milletimize anlatmakla ilgileniyoruz. İnanılmaz bir ilgi ve yoğun bir destek görmekten de ayrıca çok mutluyuz. 

Amuran: DEVA Partisi olarak, bugün Türkiye’nin ilk neye ihtiyacı var hukuk mu ekonomi mi güvenlik mi yoksa hepsi bir bütünün parçaları mı? Çözümde size göre nereden işe başlamak gerekiyor?

Yeneroğlu: Elbette çok net bir şekilde öncelikli olarak hukuk devletinin yeniden tesis edilmesi. Zira ekonomi de güvenlik de ancak iyi bir hukuk sitemiyle, bağımsız ve tarafsız bir yargı mekanizmasıyla ve hukukun üstünlüğü ilkesinin hayat bulmasıyla mümkün. Siz istediğiniz kadar yatırım teşviki getirin; kurallar işlemiyorsa, şeffaflık yoksa, yolsuzluk yaygın ise, öngörülebilirlik ve güven oluşmaz ve bu durumda ekonomik çarkların dönmesi mümkün değildir. 

İstediğiniz kadar iyi ekonomistleriniz olsun, eğer yabancı yatırımcı ülkenizdeki adalet sistemine güvenmiyorsa, hatta yerli yatırımcı dahi parasını yurt dışına çıkartmanın derdine düşmüşse o ülkenin ekonomisinin iyi olması beklenemez. 

Güvenlik konusunda ise özgürlükleri önceleyerek değerlendirme yapmak zorundayız. Aksi bir durumda, tarihteki örneklerinde de açık olduğu üzere, güvenliği kendine kalkan edinen hatta güvensizlikten beslenen otoriter bir rejimin inşasına hizmet edilir. Şiddeti doğuran ve hatta terörü ‘besleyen’ ve terör örgütlerinin istismar alanını artıran asıl mevzu, bu güvenlik politikalarının zaten hukuku ve özgürlükleri çiğneyerek ortaya koyulmasıdır. 

Amuran: Türk siyasetinde tartışılan en büyük sorunlar liyakata verilmeyen önem, yolsuzluk, kayırmacılık ve ekonomi de yaşanan işsizlik. Buralarda sorunlar hukuk mevzuatının işlemesiyle çözülür mü, mevcut yaptırımlar caydırıcı olabilir mi, bir siyasi ahlak yasasına ihtiyaç var mı?

Yeneroğlu: Bunların hepsi birbiri ile bağlantılı meseleler. Mevzuatın işleyebilmesi için öncelikle yargının ve kurumların bağımsız ve etkin olması lazım. Ayrıca bu olduktan sonra da nepotizm endeksli atamaların sonunu getirebilmek için liyakat endeksli bir sistem gerekli. Denge denetim mekanizmalarına açık ve hesap veren bir yönetim anlayışı zaruri. 

Siyasi ahlak yasası için ise, parti programımızda Avrupa Birliği müktesebatı ile tam uyumlu bir yasanın hayata geçirilmesini hedeflediğimizi açıkça yazdık. Ancak bu mesele yasa ile çözülebilecek bir mesele değildir. Yasa çıksa bile sembolik anlamı olacaktır. Önemli olan zihinlerde bu ahlakı oturtabilmektir. 

Kaldı ki bugün de yolsuzluk, rüşvet vs bunların hepsinin cezası mevcut. Ancak kayırmacılık ve liyakate aykırı atamalar yolsuzluğu ve diğer hukuksuzlukları doğrudan besliyor. Bütün dünyada kendini ispat etmiş iyi yönetişim ilkelerinin gereği bir siyaset ile tüm bu sorunların çözülebileceği kanaatindeyim.

Amuran: Hepimizin ortak dileği denetlenebilir bir demokrasi anlayışını yerleştirecek bir ortamın sağlanması ve farklı düşüncelerin özgürce dile getirildiği bir hukuk düzeninin oluşturulması. Çok teşekkürler.

Yeneroğlu: Ben teşekkür ederim.

Odatv

Yorumlar (0)
11°
parçalı az bulutlu
Namaz Vakti 23 Ocak 2021
İmsak 06:47
Güneş 08:15
Öğle 13:21
İkindi 15:53
Akşam 18:16
Yatsı 19:40
Puan Durumu
Takımlar O P
1. Beşiktaş 19 41
2. Fenerbahçe 19 39
3. Galatasaray 19 36
4. Gaziantep FK 19 34
5. Alanyaspor 19 31
6. Hatayspor 19 31
7. Trabzonspor 19 30
8. Karagümrük 19 27
9. Malatyaspor 19 27
10. Göztepe 19 25
11. Antalyaspor 19 25
12. Sivasspor 19 24
13. Rizespor 19 24
14. Başakşehir 19 23
15. Konyaspor 19 22
16. Kasımpaşa 19 22
17. Kayserispor 19 19
18. Gençlerbirliği 19 19
19. Ankaragücü 19 18
20. Erzurumspor 20 17
21. Denizlispor 19 14
Takımlar O P
1. Giresunspor 17 35
2. İstanbulspor 17 34
3. Samsunspor 17 33
4. Altay 17 32
5. Adana Demirspor 17 31
6. Tuzlaspor 17 30
7. Ankara Keçiörengücü 17 28
8. Altınordu 17 28
9. Bursaspor 17 27
10. Bandırmaspor 17 24
11. Adanaspor 17 21
12. Ümraniye 17 20
13. Boluspor 17 19
14. Menemen Belediyespor 17 16
15. Balıkesirspor 17 16
16. Akhisar Bld.Spor 17 13
17. Ankaraspor 17 9
18. Eskişehirspor 17 3
Takımlar O P
1. M. United 19 40
2. Man City 18 38
3. Leicester City 19 38
4. Liverpool 19 34
5. Tottenham 18 33
6. Everton 17 32
7. West Ham 19 32
8. Chelsea 19 29
9. Southampton 18 29
10. Arsenal 19 27
11. Aston Villa 16 26
12. Leeds United 18 23
13. Crystal Palace 19 23
14. Wolverhampton 19 22
15. Newcastle 18 19
16. Burnley 18 19
17. Brighton 19 17
18. Fulham 18 12
19. West Bromwich 19 11
20. Sheffield United 19 5
Takımlar O P
1. Atletico Madrid 17 44
2. Real Madrid 18 37
3. Barcelona 18 34
4. Villarreal 19 33
5. Sevilla 18 33
6. Real Sociedad 19 30
7. Granada 19 28
8. Real Betis 19 26
9. Cádiz 19 24
10. Levante 19 23
11. Getafe 18 23
12. Celta de Vigo 19 23
13. Athletic Bilbao 18 21
14. Valencia 19 20
15. Real Valladolid 20 20
16. Eibar 19 19
17. Deportivo Alaves 19 18
18. Elche 17 17
19. Osasuna 19 16
20. Huesca 19 12
Günün Karikatürü Tümü