Cumhuriyetin 97. yılını kutladığımız bugünlerde eskiye özlem duyanların çokluğunu görünce bu konuya değinmek gerekir diye düşündüm. Çünkü bir kısım insanımız sloganların peşinden gitmeyi çok seviyor. Taraftar olduğu şeyin anlama geldiğini bilmiyor. Oysa kutsal kitabın ilk emri “oku” şeklindedir. Bu emrin muhatabı olan peygamberin okuma yazma bilmediği dikkate alındığında bu emrin anlamının kitap okumak değil “düşünmek, muhakeme etmek” olduğu açıktır. İşte bu muhakeme edilmemiş slogan furyasında aracına Osmanlı tuğrası yapıştıran, sosyal medya hesaplarındaki profillerine “Osmanlı Torunu, Osmanlı Oğlu” gibi ifadeler yazan ve Osmanlıya özlem duyanların çokluğu dikkat çekiyor. Bir kamu teşebbüsü olarak tarafsız yayın yapması gereken Türkiye Radyo Televizyon Kurumu da millet kesesinden yaptırdığı abartılı dizilerle bu slogan haline destek veriyor.

Atatürk Cumhuriyetinde yaşamalarına ve birçok şeyi cumhuriyete borçlu olanlar cumhuriyetle övüneceklerine bunları yapanlar acaba hiç düşündü mü Osmanlı nedir, Osmanlı düzeni nasıldır, Osmanlı torunu kimdir? Maalesef onlara kötü haberlerim var.

İlk olarak, onlar Osmanlı torunu olamazlar. Şöyle ki, Osmanlı bir milletin değil bir ailenin adıdır. Üstelik daha Orhan Gaziden itibaren padişah eşlerinin çoğu Türk soyundan değildir, Türkler dışındaki hemen her millettendir yani gerçek Osmanlı torunları bile saf Türk suyundan değillerdir. Bu sebeple Osmanlı ailesinden olmayanların “Osmanlı torunu” hayallerinden vazgeçmeleri gerekecektir çünkü böyle bir şey mümkün değildir.

Bunlardan daha önemlisi bir milletten olmanın hiçbir önemi yoktur. Çünkü milliyet çalışılarak elde edilen bir durum değildir insanın tamamen iradesi ve çabası dışındadır. Her millet asildir, değerlidir hani Mevlana demiş ya “yaratılanı severiz yaratandan ötürü.” İyilik kötülük milliyette dinde düşüncede partide değil insanın davranışlarındadır, icraatlarındadır. Başka bir deyişle kimse size öbür tarafta milliyetiniz nedeniyle torpil geçmeyecektir. Ziya Paşanın dediği gibi "Âyinesi iştir kişinin lafa bakılmaz, Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde”

İkinci olarak, Osmanlı düzeni devam etmiş olsaydı Osmanlı torunları (!) bir avuç saray efradı için askerlik ve rençperlik (çiftçilik) yapan kişiler olarak kalacaklardı. Çünkü Osmanlı bir hanedanlık yönetimiydi, padişahlık babadan oğula geçtiği gibi çoğu yöneticiler devşirmelerden yani küçük yaşta ailesinden alınarak Enderun’da eğitilen yabancılardan çıkıyordu. Osmanlı yönetiminde sıradan bir vatandaşın, özellikle de Türk’se, yükselmesi pek mümkün değildi. Şunu bilmek gerekir ki sarayın dili dahi çoğu zaman Farsça ve Arapça ağırlıklı olmuştur. Gerçi Türkçe olsa da fark etmezdi zira halkın okuma yazma oranı yüzde on bile değildi.

Osmanlı düzeninden faydalanacakların bu düzeni özlemeleri ve istemeleri anlaşılabilir bir durum olsa da bu düzende altta kalacakların istek ve özlemini anlamak mümkün değildir. Bakınız bu düzende;

Her şey saray içindir ve herkes saraya çalışır, asıl olan saraydır, halkın mutluluğu ve refahı ikinci hatta üçüncü plandadır. Halk kuru ekmek ve katıkla veya un bulamacıyla beslenirken, tarhanayla ezogelinle idare ederken “zengin saray mutfağı” halkın aklının almayacağı çeşit ve lezzetleri içerir.

Saraydakiler lüks ve şatafat içinde yaşarken halka sabretmeyi, itaat etmeyi ve isyan etmemeyi tavsiye ederler, zenginlik de fakirlik de kaderdir, Hindistan’daki kast sistemindeki gibi sınıf atlamak mümkün değildir,

Saraydakiler çocuklarını yurt dışında ve özel okullarda okuturken halka; mahallenize imam hatip okulu açtık çocuklarınızı oraya gönderin derler,

Saraydakiler Fransız malı kullanırken halka Fransız mallarını boykot edin derler, halka Amerikan malı kullanmayın derken ıpone telefon kullanırlar, yandaşlara ihaleleri dövizle verirken halka döviz kullanmayın derler,

Saraydakiler sabah akşam korona virüs testi olurken halk bütün belirtileri göstermeden test olamaz,

Şimdi soralım, cumhuriyet değil de saray düzeni olsaydı yurt dışından ancak sınırlı sayıda temin edilen grip aşıları öncelikle kimlere yapılırdı? Çok şükür öyle bir düzen olmadığından şimdi hak edene yapılacaktır.

Bu noktada belirtmek gerekir ki; geçmişi yüceltmek veya yermek yerine iyisiyle kötüsüyle hatasıyla sevabıyla olduğu gibi kabul etmek gerekir. Osmanlı günahıyla sevabıyla bizimdir, atamızdır, dönemini tamamlamış ve tarih sayfasından çekilmiştir. Fatih’i Kanuni’yi anıp deli İbrahim’i deli Mustafa’yı Genç Osman’ı görmezden gelmek; uçma denemesi yapan Hazerfan’ı görüp matbaanın üç yüzyıl gecikmeli gelmesini görmemek, sefere giderken bağdan aldıkları üzümlerin karşılığını tiyeklerin altına bırakmayı görüp saltanat için bebek ve çocuk katlini görmemek gerçeklere karşı taraf tutmaktır ve gerçeği değiştirmeyecektir.

Artık Osmanlı yok Türkiye Cumhuriyeti var ve onunla gurur duymalı onu yüceltmek ve yükseltmek için çalışmalıyız. Artık önümüze bakmamız, muasır medeniyet seviyesine çıkmak için çalışmamız gerekir. Yüzyıllarca rençperliğe ve askerliğe mahkûm edilen Anadolu çocukları Cumhuriyet sayesinde her makama ulaşma imkânı kazanmıştır, kazanmaktadır ve kazanacaktır. Atatürk’ün dediği gibi “Cumhuriyet kimsesizlerin kimsedir” ve cumhuriyetle birlikte kast sistemi yıkılmıştır. Cumhuriyetten sonra bir hanedanlık yönetimi olan Osmanlı tarzını diriltmeye çalışmak geri gitmektir, nimeti fırsatı tepmektir, akılsızlıktır, ahmaklıktır.

Netice olarak; Cumhuriyet yönetimi, doğuştan şanslı bir avuç saray efendisini besleyen ve öyle kalmaya mahkûm halkın her ferdinin o sarayda efendi olmasının yolunun açılmasıdır ve bunu sağlayanlara minnet ve vefa borcumuz vardır. Aksi hal yani Cumhuriyet sayesinde yüksek makamlara gelip onu kuranlara hakaret etmek ve eskiye özlem duymak en basitinden nankörlüktür.