Adelina Sfishta: Saadet Partisi neden korkmamalı,geleceğin kazananı Saadet olacak?!

Adelina  Sfishta: Saadet Partisi neden korkmamalı,geleceğin kazananı Saadet olacak?!
28 Mart 2018 Çarşamba 16:07









Saadet Partisi neden ‘korkmamalı?!






Adelina Sfishta











Türkiye’nin içinde bulunduğu süreç, giderek daha kalın çizgilerle, “buhran dönemi” özellikleri gösteriyor.

İnsan davranışlarına, özgürlükler değil, “korku” hakim.

Devlet-vatandaş mutabakatı “hileli”. Devlet partileşmiş, vatandaş arkadan iş görür hale gelmiş.

Dış politika, yüksek devlet menfaatleri gibi herkesin “evet” diyeceği hususlar bir politik gruba ait düşünce ve istekler olarak şekillenmiş, toplumun en az yarısı bu yüksek değerlere katılmaz halde.

Adalet beklentisi var, ama birileri korkunun dehlizlerinde zayıfın üstüne çökmüş.

Özgürlükler, fikrini söyleyebilme özgürlüğü, muhalefet edebilme özgürlüğü üzerine beton dökülmüş, kat-kat kilitler altına alınmış.

Siyaset, tehdit/şantaj sarmalında, tavşan ürkekliğinde.

Millet olma süreci “donmuş”, sosyo-kültürel yırtılma bütün toplumu sarmış, yeniden kabilelere bölünme sürecine girilmiş.

Siyasi-ekonomik-iş/aş-gelecek-güven-huzur-aile-barış.. konularındaki kaygılar, zirvede.

Dost-düşman kavramları siyasallaşmış, bizim parti-bizim cephe dost, bizden olmayanlar düşman olarak tanımlanıyor.

Fırsat eşitliği kalmamış, taşra-şehir parametresinin çok ötesinde, şehir hayatının bizatihi içinde de fırsat eşitsizliği kaygı verici boyutlara ulaşmış.

Vatandaşa hizmetle görevli devlet aygıtı-bürokrasi, partidaşlara hizmet etmek “yeni tanımı” çerçevesinde iş görmeye dönüşmüş.

Sermaye partileşmiş. Partileşmeyenler piyasadan çekilmiş.

Medya tek patronaj altında toparlanmış…

Eminim sizler daha çok konuları sıralayacaksınız.

Tarihte hüküm sürmüş başka devletlerden de biliyoruz:

Buhran dönemindeki toplumlar iki yöne gider. Birincisi tamamen “ahlaksızlaşır” ve “değersizleşir”, ikincisi ise kendisini kurtaracak bir “kurtarıcı” bulmaya çabalar. Kurtarıcı bulamayan toplumlar, ümidi keser ve bütün değerlerini yitirerek, millet olma vasfını kaybederler. Ve böylece o millet uzun yıllar hatta yüzyıllar tarih sahnesinden silinir.

Geride; toplumu mahvolmuş, devleti çökmüş, ülkesi tarumar edilmiş bir vahşet tablosu kalır.

Sebep olanlar; Allah’tan korkuyorlarsa, “biz ne halt ettik” diye diye dövünen divanelere dönerler, Allah’tan korkmuyorlarsa, servetleri ile “çökmüş milleti” terk edip, sığınacak ülke peşinde koşarlar, ağızlarında “beni anlamadılar” repliği olduğu halde.

Dert çok olunca ve yürek sancısından kahrolunca insan, işte böyle giriş de çok uzun oluyor. Bağışlayın.

Benim gözlemim çok ürkütücü. Anadolu’da yaşayan ve genel olarak adına Türk toplumu denilen bu toplum, hem ahlaki çöküş, hem değerlerin çöküşü, hem de ümidin giderek azalışı, bu toplumu karşılaşılan badirelerle başa çıkamaz vaziyete getirmek üzere. Din kitaplarında, tarih kitaplarında ve toplumsal sosyo-psikoloji kitaplarında anlatılan ahlaki ve değerler çöküşü hissi alınıyor. Bu toplumun geriye dönüşü, yiğitçe mücadele ile mümkün olur ancak.

Saadet Partisi’nin talip olduğu toplum işte böyle bir toplum, devlet işte böyle bir devlet.

Bu “aziz” millet henüz daha tam yılmadı, bir kurtarıcı bulma ümidini hala terk etmedi.

Saadet Partisine gönül vermişlere imkanım oldukça hep bu “işimiz zor” meselesini anlatmaya çalıştım. Zira söz konusu “milletin var olması veya yok olması”. Ortalık güllük gülistanlık değil.

Millet hala bir kurtarıcı arıyor.

Saadet Partisi ve onun lideri Temel Karamollaoğlu bu suale “evet bu biziz” diyor mu?

O zaman korkmamalı!

Hak ve adaleti tesis etmekten korkmamalı.

Özgürlükleri ve demokrasiyi genişletmekten, prangaları kırmaktan korkmamalı.

Bağımsız medyadan, söz ve fikir özgürlüğünden korkmamalı.

Bağımsız ve tarafsız yargı sistemini tesis etmekten korkmamalı.

Bürokrasiyi ve devlet kurumlarını, “liyakate göre” yeniden yapılandırmadan korkmamalı.

Mazluma kulak vermekten ve mazlumun yanında olmaktan korkmamalı.

Zenginden, varlıklıdan, oligark hegemonyasından korkmamalı.

Vatandaşın üstüne çökmek için oluşturulan “partizan kolluk” ve “özel kolluk” yapılarından korkmamalı.

Göstergesi “menfaat” olan kokuşmuş toplum kesimlerine “şamar atmaktan” korkmamalı.

Dimdik, “elif gibi” durmaktan, göğsünü bu millete siper etmekten korkmamalı.

Alisi ile Velisi ile, bütün milletin yönetimine talip olduğunu haykırmaktan korkmamalı.

Millet onu selamete götürecek liderini arıyor. Elbette millet de korkuyor, ama korkmayan bir liderin arkasında “mıh gibi” duracağının da işaretlerini veriyor.

Bu millet medeniyetler kurmuş bir millet. Çöpe atamazsınız. Tarih sahnesinden silemezsiniz. Bakmayın siz sindirilmiş olduğuna, cevheri sağlam daha Elhamdülillah.

Bu millet, korkaklar yüzünden tarih sahnesinden silinirse, mesuliyetinizi nasıl gizleyeceksiniz? Allah’ın yüzüne nasıl bakacaksınız? Nasıl hesap vereceksiniz?

Korkan liderlere ve siyasi hareketlere neler oldu, görülmüyor mu?

Meral Akşener’in iki yıl önce toplumdan gördüğü teveccühün arkasında ne vardı sanıyorsunuz? “Korkmuyor” diyordu toplum, bu kadın korkmuyor. Meral Akşener’e kitlevi eğilimin arkasında toplumun, “aradığım korkusuz lideri buldum” ümidi yatıyordu.

Bugün bu ümit biraz kırıldıysa üzerinde düşünülmesi lazım.

Kılıçdaroğlu’nun, bu atmosferde bile oyunu artıramamış olması da “korkuyu tam yenememesinden” kaynaklanıyor.

Saadet Partisi’ne olan yönelimin arkasında bu ümit yatıyor. Toplumun “korkmayan liderini arayış” ümidi.

Toplum Saadet Partisi ve onun lideri Temel Karamollaoğlu’nun “korkmadığını” görmek istiyor, öyle ümit ediyor.

Bugün net ifade ediyorum, CHP’lilerden, Atatürkçülerden “oyumu Temel beye veririm” kararı çıkıyorsa, bunun altında Temel beyin yakışıklı olması değil, korkmayacağına olan güven yatmaktadır.

Saadet Partisi korkmasın, korkuya gerek yok. Korkarsa kaybeder.

Milletlerin hayatında öyle demler olur ki, bir siyasi hareket ve bir lider çıkar, direksiyona geçer ve toplumu gitmesi gereken yere götürür. İşte dem o dem.

Türkiye’nin içinde bulunduğu süreç, giderek daha kalın çizgilerle, “buhran dönemi” özellikleri gösteriyor.

İnsan davranışlarına, özgürlükler değil, “korku” hakim.

Devlet-vatandaş mutabakatı “hileli”. Devlet partileşmiş, vatandaş arkadan iş görür hale gelmiş.

Dış politika, yüksek devlet menfaatleri gibi herkesin “evet” diyeceği hususlar bir politik gruba ait düşünce ve istekler olarak şekillenmiş, toplumun en az yarısı bu yüksek değerlere katılmaz halde.

Toplum “doğru yere” gitmek istiyor. Bu bataktan çıkmak istiyor. Korkusuz liderin peşine takılmak istiyor.

Toplum hazır ve neticesini göğüsleyebilecek durumda.

Saadet Partisi ve onun lideri Temel Karamollaoğlu hazır ise, bu buhran süreci yepyeni bir “başbakan” çıkarabilir.

Bu nedenle Saadet Partisi’nin mesuliyeti büyük.

Saadet Partisi ve onun lideri Temel Karamollaoğlu “korkmasın”. Korkmazsa kazanacak.

Sadece Allah’ın rızasını kazanamamaktan korkmalı, vesselam.

Ocakmedya.com
İlgili Haberler
Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.