İstanbul Sözleşmesi....


Nazmiye Gülbaş

Nazmiye Gülbaş

04 Eylül 2019, 14:34

Gün geçmiyor ki bir kadın cinayeti haberi almayalım. 

Emine Bulut cinayeti ile Türkiye sarsıldı. Hepimizi derinden etkileyen bu menfur hadiseyle dikkatler bir kez daha lehtekiler ve aleyhtekiler olmak üzere İstanbul Sözleşmesi’ne çekildi.

İmzalandığı (2011) ve yürürlüğe girdiği (2014) yılından bu yana neredeyse hiç gündeme gelmeyen, ancak yıllar boyunca yaptığı tahribatının etkisi yeni yeni hissedilen İstanbul Sözleşmesi ile kadın cinayetlerinde olağanüstü bir artış meydana gelmiş, bundan mütevellit mağdurlar ve duyarlı kişilerce sözleşmeye tepkiler gelmeye başlamıştır.

Kısaca İstanbul Sözleşmesi diye bilinen ''Kadınlara Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadele Hakkındaki Avrupa Konseyi Sözleşmesi'' 11 Mayıs 20011'de İstanbul'da imzalandı ve bu isimle anılmakta. TBMM tarafından 14 Mart 2012’de kabul edildi ve 1 Ağustos 2014 tarihinde yürürlüğe girdi, tabir caizse o gün bu gündür başımıza bela olmaya devam ediyor. Günümüze kadar 46 ülke ve Avrupa Birliği tarafından imzalan sözleşmeyi 32 ülke onayladı. Türkiye hiç bir çekince koymadan ilk imzalayan ve onaylayan ülke olmuştur maalesef.

Sözleşmede 6284. sayılı kanun kadına yönelik şiddeti durdurmak şöyle dursun ne yazık ki daha da artmasına neden olmuş, boşanmalardaki artışın nedenlerinden biri haline gelmiştir. Aileyi ve kadını koruyalım derken tam aksine ailelerin parçalanmasına sebep olmuştur.

Kanun maddesindeki ''Sadece şiddet mağduru kadının beyanı esas alınarak, doğrudan koruma tedbirleri uygulanmaktadır." cümlesinin özellikle altını çizmek istiyoruz. Hukukçular bu kanun maddesini farklı farklı yorumluyor, aynı kanunda karşı nüans herkesi şaşırtıyor. Kadının beyanının hangi suçlarda, davalarda esas alınması gerektiği hususunda henüz bir mutabakata varmış değiller. Kimileri kadına karşı tüm cinsel suçlarda temel alınması gerektiğini söylerken, bazıları yalnızca cinsel taciz suçlarında, bazıları ise salt cinsel saldırı suçlarında kadının beyanının esas alınması gerektiğini savunmakta, bu yönde görüş bildirmekteler. Yine kimi hukukçular bu hususta hiç gündeme getirilmeyen amma söylenmesi lazım gelen başka bir meselenin de, cinsel saldırı davalarında, olayın olup olmadığı konusunda mı, rıza mevzusunda mı ya da her ikisinde birden mi kadının beyanının esas alınacağı konusunda kafa karışıklığına dikkat çekiyor. 

İspat zorunluluğu olmadığı için kocasına kafası bozulan, kızan veya kocasından bir münasebetle intikam almak isteyen kadınlar soluğu karakolda alıyor ve maalesef uzaklaştırmalar sonrasında evliliklerin çoğu boşanmalarla neticeleniyor. Aile içi güven kalmıyor, kocasına uzaklaştırma alan bir kadına kocası güvenmiyor, öylece bu güvensizlik ortamında haliyle evlilik bağı da kopartılmış oluyor.  

Nadir de olsa uzaklaştırma akabinde sakinleşen bazı kadınlar pişman oluyor, vicdan azabı çekiyor ve şikayetini geri almak istiyor, ancak bu durum kamu davasına dönüştüğü için ne çare iş işten geçmiş oluyor. Hatta kadın şikayetçi olmasa dahi herhangi bir ihbar durumunda da hadise kamu davasına dönüşmüş oluyor. Bu nedenle pek çok aileler darmadağın olmakta. Sadece koca değil baba, abi, kardeş vb. kişilerden kadın şiddet gördüğünü beyan ettiği vakit uzaklaştırma vb. pek çok cezalar almaktalar. 

Kadına pozitif ayrımcılık ile birlikte çocuğun velayeti de kadına veriliyor. Son günlerde velayeti kadında olan, ancak çocuğu kendisine gösterilmeyen babaların intihar haberlerini her ne kadar gündem olmasa da alıyoruz. İntikam ateşiyle yanan kadınlar bir nevi hem kendilerini hem çocuklarını hem de eski kocasını yakıyorlar. Evlatlarını babalarına düşman büyütüyorlar. Bu duygularla büyüyen çocukların olduğu bir toplumu varın tasavvur edin. 

Yine on sekiz yaşına girmeden birbirini sevmiş, aşık gençler ailelerden müsade alamayınca kaçıyorlar buna mukabil aileler suç duyurusunda bulunuyor, lakin araya giren yakınları ailelerin arasını buluyor, olay tatlıya bağlanıyor ve şikayetçi aile şikayetini geri çekmesine rağmen hadise kamu davasına dönüyor ve birçok aile bundan dolayı mağduriyetler yaşıyor. 3-5-7 hatta 10 yıllık evli çiftler mahkeme ediliyor, suçlu bulunuyor ve yıllarca işlemediği bir suçun cezasını çekiyor. Oysa 15-16 yaşındayken A.T. 35 yaşındaki sevgiliyle birlikte olurken Müslüman Türk toplumuna rol model sunuluyor. Bu tezadı anlayabilmiş değiliz!.. 

Görüldüğü gibi 6284. Kanun maddesi kadına şiddeti azaltmadığı gibi artmasına, yuvaların yıkılmasına ve babasız büyüyen çocukların çoğalmasına neden olmaktadır. Kaldı ki şiddet sadece kadına yönelik olmuyor. Dünyada işlenen on cinayetten sekizi erkeğe yönelik.

Gene İstanbul Sözleşmesi'nde yer alan ''Toplumsal Cinsiyet Eşitliği'' kadın-erkek eşitliğinden ziyade  üçüncü cinslerin yani LGBT’lileri kapsıyor.

L- lezbiyen; kadın kadınla birlikteliği

G- Gay; erkek erkekle birlikteliği

B- Biseksüel; hem erkek, hem kadınla birlikteliği

T- Transseksüel; karşı cins rolüne girerek birlikteliği ifade etmekte. 

İşte tüm dünyadan önce atladığımız İstanbul Sözleşmesi'nde yer alan ''Toplumsal Cinsiyet Eşitliği'' esasında cinsiyetsiz bir toplum, oluşturmayı hedeflemekte, eşcinselliğin önü açılmaktadır. Kabul etmiş olduğumuz bu sözleşmenin İstanbul'da imzalanmış olmasına, adını imzalandığı yerden almasına rağmen ne yazık ki Türkçe metni yok! 

Çeviri Türkçe metinde:

''Ev içi şiddet (yok)

Toplumsal cinsiyet (24 yerde geçiyor)

Toplumsal cinsiyete dayalı şiddet (7 yerde geçiyor)

Cinsel yönelim (1 yerde geçiyor)

Cinsel tercih (yok)

Cinsiyet kimliği (İngilizce metinde 1 yerde var, Türkçe metinde yok)

Partner (yok)

Eş veya birlikte yaşanan birey (2 yerde geçiyor)

Medeni hal (1 yerde geçiyor)''

Dünya nüfusunun sekiz milyara  dayanması küresel güçlerin hoşuna gitmemektedir. Kendi hegemonyaları için nüfusun istedikleri seviyede olmasını istemekteler. Kendilerini üstün ırk görenler nüfus planlamalarına rağmen yükselen nüfusu erkekleri cinsiyetsizleştirerek azaltmanın planını yapmaktalar. O dönemin Firavunu nasıl ki Hz. Musa korkusuna tüm erkek çocukları öldürmüşse bu dönemin firavunları zalimce projelerle her dönem doğan çocukları cinsel kimliklerinden uzaklaştırmaktadırlar. 

Plan içerisinde önce aile bitirilecek. Aileyi genelde kadın ayakta tuttuğu için kadını bozdukları taktirde ailede bitirilmiş olacak. Tabi ki aileyi bitirmekle her şey bitmiyor. İnsanların fıtri ihtiyaçtan dolayı evlilik olmasa dahi kadın-erkek bir şekilde bir araya gelecekleri ve çoğalacakları için ''Toplumsal Cinsiyet Eşitliği'' bahanesiyle erkekler kadınlaştırılacak, kadınlar erkekleştirilecek... 

Aileye, erkeğe ihtiyaç kalmadan istedikleri gibi saltanatlarını sürdürecekler! Tüm proje bu yönde.

Onun için çok sesleri çıkmakta Kadına özgürlük, eşitlik... söylemleri yayılmaktadır. 

Allah (c.c)  kadını ve erkeği ayrı fıtratta yaratmış, evin, kadının, çocukların sorumluluğunu erkeğe vermiştir. Üstünlüğü ise takvaya bağlamıştır. 

Hiç alakası olmadığı halde ''Toplumsal Cinsiyet Eşitliği'' kadın erkek eşitliği diye farz edelim o zaman insanın aklına birçok soru geliyor mesela; erkekle kadın eşitse o vakit neden kadınlar da askerlik yapmıyor?

Erkekle kadın eşitse o vakit neden kadına yönelik ''pozitif ayrımcılık'' yapılıyor, bu eşitliğe aykırı değil midir? 

Madem erkekle kadın eşit şiddet konusunda neden sadece kadının beyanı esas alınıyor? 

Erkeklerin fiziki, ekonomik şiddet uyguladığı kabul edilirken kadınların psikolojik şiddet uyguladıkları neden kabul edilmiyor?

Soruları çoğaltabiliriz.

İstanbul Sözleşmesiyle alakalı bir kardeşimiz şöyle bir soru soruyor: 

''İstanbul Sözleşmesi kadına şiddeti bitirir mi?

Hepsini değil ama aile içi kadına şiddeti bitirir. Şöyle ki;

Eve vardınız; karınız bir erkekle yatakta veya 14 yaşındaki kızınız kendi yaşıtı bir kaç gençle beraber.

Bu durumda öldürmek, dövmek, vurmak, dokunmak, bağırmak, küfretmek, hakaret etmek hatta kızgın bir surat ifadesi ile bakınmak şiddettir. Tavır koymak, surat asmak, küsmek psikolojik şiddettir. Evin nafakasını, harçlığını kesmek ekonomik şiddettir. Yapamazsınız! diyor İstanbul Sözleşmesi. Çünkü karınızın veya kızınızın cinsel hayatına karışamazsınız.''

Velhasıl İstanbul Sözleşmesi budur!

Hukukçularımız İstanbul Sözleşmesi’nde fesih hakkı bulunduğunu ve Türkiye'nin bu hakkı kullanarak bu sözleşmeyi derhal feshetmesi gerektiğini ısrarla belirtmelerine rağmen niçin feshedilmiyor?

Bu sözleşme vakit geçirmeden feshedilmeli ve sözleşmeden kaynaklanan sekiz yıllık hasarı gidermek için çalışılmalıdır. (Madde 80- Fesih - Avrupa Konseyi Genel Sekreterliğine yapacağı bir bildirimle, her hangi bir zamanda feshedilebilir. Ulaştığı tarihten itibaren 3 aylık sürenin bitimini izleyen ayın 1. gününde yürürlüğe girer)

Selam ve dua ile...

Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.