Uzun zamandır görüşemediğim güzel şiirleri olan bir arkadaşımla bugün biraz hasbihal eyledik. Konu şiir ve şair olunca bu işle meşgul olan bizlerin da sohbeti oldukça lezzetli olduğundan vaktin nasıl geçtiğini anlamadık.

Geçenlerde güzel bir yazı ve güzel de bir resim görüp sayfamda paylaşmıştır. Dostum onu görmüş ve beğenmiş; ne güzelmiş! Dedi.

Resim güzeldi…

Resimdeki anlatılan, faaliyet; şimdilerde (eylem) o daha da güzeldi. Okumakla ilgili, Osmanlı’da kadınların okumasını resmeden bir görseldi. Ben de:

-Evet, çok güzel.  Şimdilerde okumanın da posasını çıkardık. Neyi nasıl okuyacağımız ne kadar önemli oysa, dedim.

-İnsanlar kitap okumuyor, okuyanlar da anlamıyor, diye dertlendi.

Okumadığımız ya da yeterince okumadığımız bir gerçek olmakla birlikte, toplum olarak okuduklarımın da niteliği ve niceliği ne işe yaradığı bilinmez. Elbette yanılgılı okumalardan bahsediyorum. Hepsini aynı şekilde değerlendirmek hem haddimiz değildir hem de imkansızdır. Vaktimizi verdiğimiz sayfalardaki yazıların, yazarın fikirlerinin ya da fikirsizce anlatılanların bize ne yararı vardır, ya da zararı?

Faydasız ilimden sana sığınırım diye, Oku! Emrini veren Rabbine sığınmıyor mu Peygamberimiz?

Elbette ilimin de yani öğrenilen şeylerin de bize katkı sağlayanı olduğu kadar hiçbir işe yaramayan vaktimizi geri gelmeyecek şekilde heba ettireni de vardır, bir küçücük virüs gibi harflerin arasına sızmış koca bir bedeni öldürecek tehlikede olanı da.

Ben okumakta kısıtlı olmaktan yana değil bilakis geniş seçenekli olmaktan yanayım. Bununla beraber seçerek, neyi okuduğumuzu bilerek özellikle yazarın düşünce ikliminden haberdar olarak okumaktan yanayım. Böylelikle fayda alımını artırıp virüs etkili ifadelerden etkilenmeden sakınmamız mümkün olabilir diye düşünüyorum.

Anadolu’da hele ki köylerde çok kitap yoktu. Gazete ve dergiler zaten şehirli ürünlerdi. Elektrik yokken bile gaz lambasının verdiği solgun aydınlıkta köy odalarında ve evlerde geceleri toplanılır okumalar yapılırdı. Okuma hevesi köylerimizde dolu dolu kendisini gösterirdi. Büyüklerimiz bu okuma toplantılarında Ahmediye kitabının okunduğunu ve bir kişi okurken orada bulunan hazirunun gayet sükûnet ve merakla dinlediklerini söylerlerdi. Halbuki kim bilir kaçıncı kez okunmuş ve dinleyenler de onu ezbere biliyor olmalıydılar.

Ahmediye denilince akla hemen Muhammediye isimli kitap geliyor tabi.

Kadınlar da kendi aralarında toplanır okurlardı. Şehrin, şehirli kadının okuması başka idi, köydekilerin başka.

Osmanlı zamanında kadınlar için de okumak ve okuma günleri tertip etmek hayatın önemli bir faaliyetiydi. Evlerde konaklarda toplanırlar içlerinden bilgi olarak daha üstün olanı okur, diğerleri dinlerdi. Saraylarda yabancı kitap özellikle Fransızca yazılı basın okuyanların dışındakiler, halkın içindeki kadınlar, en çok Muhammediye kitabını okurlardı.

Şimdi ise okuyacak o kadar çok eser var ki; hangisini seçelim diye de düşünmek lazım, bu kadar önemli bilgileri hangi zamanda nasıl gözümüzden alıp beynimize ruhumuza ve de yaşantımıza aktaralım diye formüller bulmak ta.

Tarih, okumanın olmazsa olmazı elbet. Özellikle İslam tarihi.

Sevgili Peygamberimizin ve kutlu sahabelerin hayatları, İslamı yeryüzünde kaim kılmak için yaşadıkları zorluklar, yaşam tarzları, mübarek annelerimizin o temiz ve bizlere örnek olacak hal ve davranışları.

Şiir okuyalım bir de. Şiir yaşadığımız toplumdaki sıkıntılardan sorunlardan kuytu bir köşeye kaçmaktır bana göre. Kelimelerin gizemli dünyası olan orada kaçıp sığınacak ne çok yer vardır!

Kaçılacak şey sadece sıkıntılar sorunlar mıdır? Değil elbette. Yaşadığımız toplumsal hayatın kamçısı o kadar hızlı iniyor ki sırtımıza koşmaktan bitap düşebiliyoruz bazen. İşte o meşguliyetlerden kurtulmanın iki yolu vardır: Birincisi Namaz.  İkincisi de göğsüne sığınılacak bir anne kucağı gibi müşfik kitap sayfaları.

Öyküler, romanlar, şiirler, kişisisel gelişim kitapları, biyografiler ve daha neler neler.

Haydi saklanalım harflerin aralarına, sayfaların sırlı mekanına…

Dingin olalım, engin olalım.

Meryem ŞAHİN

08.04.2019