Dindar-Muhafazakârların İktidarla Sınavı (3)


Doç Dr. Bayram Erzurumluoğlu

Doç Dr. Bayram Erzurumluoğlu

22 Mart 2019, 10:14

Dindar-Muhafazakârların İktidarla Sınavı (3)

Dindar-muhafazakârların, “iktidar” gücünü elde etmeden önceki eylem ve söylemleri ile iktidar gücünü elde ettikten sonraki eylem ve söylemleri arasındaki paradoksal çelişkilerin iç yüzünü araştırma konusundaki tarihsel seyahatimize, Emevîlerin ve Abbasilerin hangi “adalet” söylemleriyle iktidara geldikleri ve sonrasında yaptıkları zalimliklerin nasıl arşa ulaştığı ve ne türden reaksiyonlara yol açtıkları konusuna bir önceki yazımızda kaldığımız yerden devam ediyoruz.

Emevî iktidarının din-si zorbalarının hakimiyetine, ülkeye “hak, hukuk ve adalet” getirecekleri söylemleri ile son veren Abbasîlerin kurduğu yeni din-si iktidar onlar kadar zalim çıkınca, zaman içerisinde toplumsal desteğini yitirdi, halk bölündü ve idareye destek zayıfladı. Abbasi devletinin yıkılma zamanı yaklaşmıştı; ama bu dinamik İslam toplumu/dünyasının içinden çıkamadı; çünkü, Abbasi hilafeti toplumsal muhalefeti ve aydınları, kurdukları farklı iş birlikleri ile öylesine baskıladılar ki iç dinamiklerle yıkılmaları oldukça zordu. Bu durumda iktidarlarının yıkılması için birtakım dış dinamiklerin devreye girmesi gerekiyordu ki bu işe Hülagû Han’ın başını çektiği Moğol istilası aracı oldu. Çünkü bölgedeki diğer alternatif güçlerin çoğunluğunun da İslamiyet’i kendilerine din olarak seçmeleri ve aralarındaki güç dengeleri nedeniyle, Abbasi Hilafetini yıkmayı düşünmediler veya beceremediler. Ama Cengiz Hanla başlayan ve Hülagu ile devam eden Moğol akınları hem Abbasi devletinin hem de bölgelerindeki birçok devletin sonunu getirdi.

İlk başta Cengiz Han’ın, daha sonra da Hülagu Han’ın İslam dünyasını talan etmeye başlamalarının sebepleri arasında, o günkü İslam dünyası liderlerinin aşırı kibirle karışık, cehalet veya öngörüsüzlüklerinin ve kendi içlerindeki bölünmüşlüklerinin de rolünün olduğunu not etmekte fayda bulunmaktadır. Çünkü, Cengiz Han’la savaşın fitilini Müslümanların kendileri ateşlediler.

1218’de Harezmşahlar Devleti’nin Otrar Valisi Kayır Han, Inaçık’ın 450 kişilik Moğol ticaret kervanına saldırıp, mallarını yağmalatması ve kervandaki herkesi öldürtmesi sonrasında, Sultan Mahmut’tan Kayır Han’ın kendisine teslim edilmesini isteyen Cengiz Han’ın elçilerinin de Sultan Mahmut tarafından öldürülmesi İslam ülkelerine Moğol akınlarının başlamasının gerekçesi oldu.

Cengiz Han’ın ilk saldırıları sonrası, İslam Dünyasına karşı yapılan ikinci akın da Cengiz Han’ın torunu Hülagû Han tarafından yapıldı. Hülagu, Abbasilerin başkenti Bağdat’a saldırmadan önce o güne kadar hiçbir ordunun ele geçiremediği Haşhaşilerin merkez üssü Alamut Kalesini o zamana kadar kullanılmamış bir askeri yöntemle havaya uçurarak ele geçirdi. Hülagû’nun bu olağanüstü başarısından gerekli dersleri çıkaramayan Abbasi Halifesi Mustasım, karşılaştıkları tehdit karşısında gerekli askeri tedbirleri almak yerine “Eğer Hülagû kendisine saldırırsa Allah'ın gazabına uğrayacağı” tehdidi ile kendini güvenceye alma yolunu tercih etti ve bu kibirle karışık akıldan yoksun tutum Abbasi Hilafet devletinin de sonunu getirdi.

Hanbeli Mezhebinin İmamı Ahmet bin Hanbel’in dediği gibi “Kibir taşıyan kafada, akla rastlayamazsınız.”

İktidar erkini ele geçirince, devlet gücünün getirdiği kibre kapılan, rasyonel akıldan yoksun zorba kafaların anlamakta güçlük çektikleri sosyal bir dinamik bulunmaktadır. O da bir sistemin/bir iktidarın ayakta kalabilmesi için yalnızca iç muhalefeti kontrol altına almanın veya yok etmenin yeterli olmadığıdır. Esasında, asıl rekabet daima tüm çevre ülkelerle ve/veya tüm dünya ülkeleri ile olmaktadır. Fakat, bu dinamiğin farkına varamayan, güç sarhoşu, kibirli kafalar, baskıcılıkları ile iktidarlarının ömrünü uzatacaklarını zannederken, öncelikle; ülkelerinin iç dinamizmini, gelişme potansiyelini, ortak aklın kazanımlarını da yok ettiklerinin farkında olmadıklarından dolayı kendi iktidarlarının yanında, ülkelerinin de varlığını ortadan kaldırmakta olduklarının farkında olamamaktadırlar. Böylelikle, zorba sistemler, bütün enerjilerini, ülkeleri içerisindeki güçlerini muhafaza için harcarken, dış dünyadaki gelişmeleri ve rekabeti gözden kaçırmış olmaları sebebiyle, dış dünyadan gelen tehditler onların sonlarını hazırlar.

Sağlıklı bir evrim/değişim/adaptasyon geçirerek, çevresine daha iyi uyum sağlayan, çevresel şartlara daha iyi adapte olabilme dinamizmi gösterebilen canlıların doğadaki rekabetten başarılı bir şekilde çıkıp, yaşamlarını devam ettirmeleri (doğal seleksiyon) örneğinde olduğu gibi iç ve dış rekabete en iyi uyum sağlayıp, gerekli yenilik ve değişimleri yapabilen ülkeler/devletler de varlıklarını devam ettirebilirler. Bunu beceremeyenler ise tarih sahnesinden silinmişlerdir. Dünya tarihsel süreçleri içerisinde, bilim ve teknolojik gelişmelerde en büyük atılımı yapan, ülkeler ve/veya sistemlere bakıldığında, çağdaşlarına göre daima, daha yenilikçi, daha katılımcı, daha liyakatçi ve serbest rekabete daha açık olan sistemler oldukları görülmektedir.

Abbasiler örneğine geri dönüldüğünde, Abbasi Devleti, Emevi Devleti kadar kabileci ve ırkçı olmadığından dolayı; İranlılar, Kürtler, Türkler, diğer milletler ve Arap kabilelerini nispeten daha kapsayıcı, daha iyi ilişkiler kurabilen bir yönetim sistemini daha uzun süreli olarak sergileyebildiklerinden ötürü, devletleri 508 yıl yaşamıştır. Emevi Devleti ise sadece 90 yıl ayakta kalabilmiştir.

Ancak, Abbasi yöneticileri de kendileri gibi düşünmeyen muhaliflerini ve fikir akımlarını, iktidarları boyunca baskılamaktan hiç çekinmediler.

Örneğin; İmam-ı Azam Ebu Hanife onlar tarafından hapsedildi, kendisine atılan dayaklar veya zehirlenmesi sonucunda öldürüldü.

İmam Malik işkence gördü ve kolu sakatlandı.

İmam Ahmet bin Hanbel birkaç yıl zindanda kaldı ve işkence gördü.

Sonuç olarak, 13 Şubat 1258’de Bağdat Hülagu Han’ın orduları tarafından fethedilip son Abbasi Halifesi Mustasım yakalanıp öldürülmeden önce Hülagu Han ona iki soru sordu:

1) Neden yiyemeyeceğin şeyleri (altınları) halkından/askerlerinden cimrilikle esirgeyip, biriktirmek yerine, onlara dağıtıp şehrin/ülken için savaşmalarını sağlamadın?

2) Şehrini (Bağdat) savunmaya yetecek kadar metal malzemen olduğu halde neden bunlardan silah yaparak düşmanlarınla savaşmadın?

Bu konudaki yazı serimiz ve Halife Mustasım’ın, Hülagu’ye ne cevap verdiği hususundaki incelemelerimiz devam edecektir. Saygıdeğer okuyucularımdan belirtilen konuda veya ilgi duydukları diğer konularda her türlü katkı, öneri ve değerlendirmelerini beklerim.

Doç. Dr. Bayram Erzurumluoğlu

Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.