Baskın Oran

Pandemiden ödüm koptuğu ve ameliyatlı dizim daha iyileşmemiş olduğu halde gidip katıldım. Çünkü Türkiye’deki bütün ezilmiş ve dışlanmışları bir araya getiren tarihî bir olay idi. 

Bu iki tam günlük buluşmaya hangi kuruluşların katıldığını teker teker yazmak mümkün değil; yelpazenin genişliğini [email protected] adresindeki programdan görebilirsiniz. Can Dündar’ın Konferans değerlendirmesi ise çok iyi bir özet: https://www.youtube.com/watch?v=C5z87rVLny8

Diğer yandan, HDP Milletvekili Dr. Ö. Faruk Gergerlioğlu’nun "seçilme ve siyaset yapma hakkının ihlal edildiğine" ilişkin olarak AYM’nin oybirliğiyle aldığı kararla aynı gün konulan yurt dışına çıkış yasağı, duymayanın da duymasını sağladı toplantıyı. Sağolsun koyanlar. 

Türkiye’den gelemeyenler veya çıkışları engellenenler Skype’la katıldılar. Şenyaşar Ailesi, Cumartesi Anneleri, Barış Anneleri, Gezi Aileleri, Dr. Gergerlioğlu, İhsan Eliaçık, Rıza Türmen gibi. 

***

5 Mart Cumartesi günü üç oturum yapıldı. 1) Hasar Tespiti; 2) Çıkış Yolu; 3) Geleceğin İnşası. 6 Mart Pazar günü ise, Toplumsal Muhalefet adı altında 18 kuruluşun sahneye dizilip teker teker konuştuğu son oturum. Ardından, çalışma gruplarının raporları ve en son olarak da Konferans Sonuç Bildirgesi. 

Bütün katılan kişi ve kuruluşları burada isim olarak zikretmek bile mümkün olmadığına göre, ne söylediklerini özetlemek imkansız. Fakat şu kadarını söyleyebilirim: 

1) Konferans bir tür “ağlama duvarı” idi ve konuşmacılar 10’ar dakikalık konuşma süresini aştılar da aştılar. Hatta oturumların konusuna bakmadan, cumartesi günkü üç oturumun üçü de çekilen acıları dile getirdi hep. Ardından, kalabalık dinleyici kitlesinden (soru sorma adı altında) gelen uzun yorumları ve bunlara konuşmacıların verdikleri uzun cevapları dinledik. 

Nasıl böyle olmasın ki, en temel anayasal haklarını istemek gibi “suçlar” yüzünden bu insanlar içeri atılmış, işkence görmüş, yurt dışına sürgün gitmek zorunda kalmış, en yakınlarını kara toprağa vermişti. Hatta bazıları kara toprağa verecek ölülerine ulaşamamıştı bile.

Şunu söyleyeyim de uzun laf biraz kısalsın: Katılan ve konuşanlar arasında “Ölüye Saygı ve Adalet İnisiyatifi” de bulunuyordu. İşte bu kadar basit ve ürpertici. 

2) Ağzından alev çıkan bu insanların hiçbiri kin ve nefret söylemi kullanmadı. Düzelsin, affediyoruz dediler.  

Konferans’ta kendi söylediklerimi özetleyerek bitireyim. Hasar Tespiti oturumunda ilk sözü verdiler. Ülkenin “makbul” vatandaşı yani bir “Hanefi, Sünni, Müslüman, Türk” (ve erkek!) olarak “Beyaz Türk” kategorisine girdiğim için, bunun dışında kalan Şafii, Alevi, Gayrimüslim, Kürt, Kadın, LGBTİ vb. vb. kategorilere bırakmalıydım neler çektiklerini bizzat anlatmayı. Dolayısıyla, şöyle bir genel tarihsel yaklaşım seçtim:

***

Bu ülke tam 304 yıl yani üç asır önce başladı Batılılaşma sürecine. Başka bir deyişle, tek adama dayanan padişah yönetimini demokratikleştirmeye. 1718’de Avrupa’ya ilk öğrencilerin devletçe yollanması. 1839 Tanzimat. 1856 Islahat. 1876 Birinci Meşrutiyet. 1908 İkinci Meşrutiyet. 1913 Batıcı İttihat ve Terakki reformları. 1923’ten itibaren Batıcı yukarıdan devrim. Ve devamı. 

Bu noktada, kendinden üstün bir uygarlıkla karşılaşan geleneksel bir toplumun verebileceği iki tepki biçimini tanımlayan Toynbee’yi hatırlayalım: 1) Herotçu tepki: Helenizm’den çok etkilenmiş Yahudi Kralı Büyük Herod’dan adını alan bu yaklaşım, güçlü Roma uygarlığının ilkelerini ve yöntemlerini kabul edip uygulamaksızın onunla boy ölçüşmenin mümkün olamayacağı anlamında. 2) Zelot tepki. Bugün İngilizcede yobaz demek olan Zealot ise, Roma’ya isyan eden Yahudi dinsel cemaatinin adı.    

Üç asırlık bu muazzam Herotçu sürecin yani Batılılaşmanın sonunda bugün Yasama’yı ortadan kaldıran, Yargı’yı biat ettiren, Yürütme’den yani hükümetten istifa edilmesine bile izin vermeyen bir Zelot olgusunu yaşamaktayız. 

Bu olgu ülkede iki çağdışı durum yarattı: 1) Bir Parti Devleti. Çünkü devlet başkanı aynı zamanda parti başkanı olduğu için mesela AKP Sözcüsü Ömer Çelik dış politika konularında bile devlet/hükümet adına demeçler vermekte; 2) Bir Din Devleti. Çünkü en önemli özelliği laiklik (laikçilik değil!) olan ülkede Yargıtay’ın yeni binası Diyanet İşleri Başkanı’nın duasıyla açılıyor ve Yargıtay başkanı da cüppesiyle ellerini açıp katılıyor. Ülkede, İmam-Hatip mezunu olmayana da yükselme hakkı yok. 

Nasıl böyle oldu’ya gelince: 1924’te başlayan Batıcı yukarıdan devrim hiç farkında olmadan kendi ayağına sıktı ve şu andaki İslamcı karşı-devrim’i kolaylaştırdı: Avrupa’da laiklik mümkün olmuştu çünkü Katoliklik ile Protestanlık birbirini dengelemişti. Fakat Cumhuriyet bir yandan Şafii Kürtleri ve Alevileri dışlarken bir yandan da Gayrimüslimleri etno-dinsel temizliğe uğrattı. Ayrıca, çoğulculuğu reddetti. 

Sonuç: Hanefi Sünni Müslümanlık bir monoblok gövde halinde rakipsiz kaldı ve ülkeyi rahatça bugünlere sürükleme imkanı buldu. 

***

Cumartesi günkü ikinci oturumda, yani Çıkış Yolu konusunda da özetle şunu söylemeye çalıştım:

Görünen şu ki, önümüzdeki seçimde muhalefet yani Millet İttifakı kazanacak. Ama Siyasal İslam tarafından korkunç biçimde tahrip edilmiş devlet kurumları nasıl olacak da (dikkat: R. T. Erdoğan öncesine değil!) Fethullah Gülen öncesine “Güçlendirilmiş” olarak dönüştürülecek?

Zaten bu “güçlendirilecek” sistemin bugüne kadar bize nasıl bir tablo gösterdiğini çok iyi biliyoruz, o ayrı, ama bizi bu bataklığa sokan yöntemin silahlarını yani Cumhurbaşkanlığı Kararnameleri’ni kullanmadan “o normal”e dönmek bile nasıl olacak? 

Ancak ve ancak, 2’li bir aşamayla olabilir bu. Bugünkü tahribat, ancak önceden konuları ve kapsamları Millet İttifakı’nca belirlenecek Cumhurbaşkanlığı Kararnameleri çıkarılarak düzeltilebilir. “Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem”e ancak ondan sonra geçilebilir, önce değil. 

Hanefi Sünni İslam’a göre yönetilen bir devlet düzeni. Her yeri sarmış AKP+MHP’li bürokratlar. İktidara biat etmiş bir Yargı. Hatta; iktidarın eski bakanları, vekilleri, vekil adayları ve akrabalarıyla doldurulmuş Dışişleri gibi çok özel bir bakanlık. Böylesi bir tablo başka türlü nasıl temizlenir? TBMM’de anayasayı temel insan hakları yönünde referanduma giderek bile değiştirmek için gerekli 360 nasıl sağlanır? 

Hukukta usul, esas’tan önce gelir. Bunun siyaset’e tercümesi şudur: Yöntem, esas’tan önce gelir. Yani, ne yapmalıyız’dan önce nasıl yapmalıyız’a karar vermeliyiz. 

Hiç endişe etmeyiniz. Cumhurbaşkanı olacağı anlaşılan Kılıçdaroğlu bu yolla tek adam olmaya girişecek olanağa, niyete, karizmaya sahip değil. 

Önce yöntem, sonra esas. Yoksa, Erdoğan’la devam.   

***

Berlin’deki bu çok önemli Konferans, tavanda kurulan Millet İttifakı’nı tabanda desteklemek ve ete-kemiğe büründürmek anlamı taşıyordu. Adının başına “Barış” kelimesi de eklenerek bir dahaki sefere Türkiye’de toplanmak temennisiyle kapandı. 

Başlamak, bitirmenin yarısı imiş. 

Başladı.