AKP 1994 BELEDİYECİLİĞİNİ İYİ ÖĞRENMELİ!


Ekrem Şama

Ekrem Şama

04 Şubat 2019, 19:27

BİZ BUNU 7 YIL ÖNCE AÇIKLAMIŞTIK
*************
BAŞBAKAN BUNLARI UNUTMUŞ MUDUR?

Bu yazıyı 14 Kasım 2012 günü kaleme almak zorunda kaldım.
Başbakan konuşuyor. Partisinin il başkanlarına hitap ediyor. Şehirle ilgili, “Medeniyetimiz” le ilgili neler söyledi neler. Sayın Başbakan’ın Medeniyet tercihi ve bu söylemleri ile ilgili görüşlerimi başka bir zaman dile getirmek üzere, İstanbul Belediye Başkanı olarak seçildiği gün yaptıkları hakkındaki bilgilerimi aktaracağım. Çünkü gurur ve kibir dolu ifadeleri beni, daha doğrusu Milli Görüş mensuplarını derinden yaralamıştır.
Sayın Başbakan’ın sözlerine bakarsak:
“Seçilir seçilmez önüme şu şu dosyalar geldi, ben de şu şu emirleri vererek, şöyle şöyle yaparak, şu şu yanlışları düzelterek, her şeyi başardım…” diyerek tek başına neler neler yapmış da, İstanbul Büyükşehir Belediyesini düzlüğe çıkarmış. Ben de Sayın Başbakan’ın böyle sık sık başvurduğu “tekebbür” dolu tehlikeli bir durumlardan kurtulmasına vesile olur umuduyla doğrusunu yazacağım. 
1994 yılının başları. İstanbul’da Milli Görüş ekibi Refah Partisi olarak genel mahalli seçimlere hazırlanıyoruz. Ama ne başkan adayımız Tayyip Bey, ne de bizler belediyecilikten anlamıyoruz. Bize birifing veren belediyeci arkadaşları da sadece söz olarak dinliyoruz ama, tatbikat olmadığı için hikaye dinler gibi dinliyoruz.
Seçim kampanyası başladığında İstanbul’un durumu şu idi:
Yolsuzluklar, soygunlar ayyuka çıkmış, işçilerin ve memurların ücretleri aylardır verilmemiş, evlerine ekmek götüremiyorlar, belediye makineleri hacizli, binaların çoğu mühürlü, grevler ve işi yavaşlatmalar halkı canından bezdirmiş, çöpler toplanamamış, bütün caddeler aylardır toplanamayan çöplerden geçilemez olmuş, karasinek ve sivrisinek orduları bulutlar gibi şehri teslim almış, hava kirliliği yaşanabilir şartların bilmem kaç misline kadar ulaşmış, toplu ölümlerin olma ihtimali var, maskesiz sokağa çıkmak mümkün değil, sular aylardır akmıyor, aktığında da yemyeşil pislik akıyor, barajlar kurumuş, kuraklık ümitleri söndürmüş, yollar çukurlarla çamurlarla dolu, yeşillikler asgariye inmiş, İstanbul’dan kaçış başlamış…
En öncelikli sorun şehri çöplerden temizlemektir. Diğer sorunların çözümünün zamana yayılması mümkündür. Biz ise halka ümit vermek adına çöplerin toplanması konusunda söz vermişiz. Ama, kantarın topuzunu da biraz kaçırmışız. Demişiz ki:
“Biz Milli Görüşçüyüz. Sizi hiç yanıltmadık. Halkımıza söz veriyoruz, seçildiğimiz gün bir gece içinde şehrimizi çöplerden temizleyip, pırıl pırıl yapacağız!”
Seçildik, görevi törenlerle devraldık, masalarımıza oturduk. Halka verdiğimiz en acil söz olan çöp konusunu halletmemiz gerek. Hem de derhal. Belediye Başkanımızın başkanlığında işçi ve memur temsilcilerini toplantıya çağırdık. Başkanımız Tayyip Bey dedi ki;
-Arkadaşlar biz geldik elhamdülillah! Biz Milli Görüşçüyüz. Aylardır ücret almadığınızı biliyoruz. Size Milli Görüşçü sözü veriyoruz, ücretleriniz en kısa zamanda ödenecek. Şimdi hemen iş başı yapalım ve halka verdiğimiz sözü yerine getirmek için çöpleri bu gece toplayalım!
Sendikacıların başı:
-Başkan hayırlı uğurlu olsun. Sizin Milli Görüşçü olmanızla ilgilenmiyoruz! Siz halka ne söz verdinizse o da bizi ilgilendirmez! Bizim ücretlerimizi ödemedikçe asla işbaşı yapmayız ve çöplerin toplanmasına da asla müsaade etmeyiz!
Deyip toplantıyı terk ettiler. 
Haydaaa! Şimdi ne olacak? Aldık mı başımıza belayı! Başkanımız dahil, her birimiz ümitsizce fikir beyan ediyoruz. Kantarın topuzunu nasıl da kaçırmışız? Şimdi ne yapacağız? Bir arkadaşımızın fikri üzerine konuyu Erbakan Hocamıza anlatalım dedik. Başkanımız Hocamızı telefonla aradı. Seçim kampanyamızda verdiğimiz sözü ve işçi memur temsilcilerinin ultümatom gibi cevaplarını anlattı. Ve ne yapmamızı tavsiye ettiğini sordu. Hocamız:
-Söz vermişseniz ne yapıp edip bunu yapmak zorundasınız. Bizim İstanbul teşkilatlarımız çok güçlüdür. İl başkanınızla istişare edin ve bir seferberlik ilan ederek İstanbul’u temizleyin! 
Ortam bir ümit ışığı ile aydınlanıverdi.
İl ve ilçe başkanlarımızla yaptığımız acil toplantıda, kendilerinden seferberlik ilan edilmesi için ricada bulunuldu. Kollar sıvandı, telefonlar ve özel araçlar harekete geçirildi. Planı önceden yapılmış bulunan acil telefon zincirleri devreye sokuldu.
O gece hava karardığında, teşkilat mensubu 100 binden fazla Milli Görüş eri, küreğiyle, kazmasıyla, tezkeresiyle, kamyonuyla, iş makinasıyla İstanbul sokaklarında kendilerine verilen cadde ve sokaklarda işe koyuldular. Arı gibi bir çalışma sabaha kadar sürdü. Çöplerin kaldırılmasını önlemek isteyenler, kimimizi kurşunladılar, kimimizi dövdüler, kimimizin kamyonunu yaktılar, kimimizin iş makinesini kundakladılar, yuvarladılar, bazı semtlerde üstümüze pislikler yağdırıldı. Hiç biri Milli Görüşçüleri yıldıramadı, sabaha kadar İstanbul’un tüm cadde ve sokakları pırıl pırıl oldu. Tıpkı seçim kampanyasında söz verdiğimiz gibi…
Yaralanan, arabası yakılan, kurşun yiyen, dövülen, zarara uğrayan Milli Görüşçülerin hiç biri, ne bir kuruş para talep ettiler, ne de davacı oldular. Aynı hızla hem bedeni hem de dua olarak yardımcımız olmaya çalıştılar. Gönülllü müfettişler, gönüllü muhbirler, gönüllü mücahitler… Bütün Türkiye’de hatta yurtdışında, her yaştan ağzı dualı Milli Görüş mensupları heyecanla, başarmamız için Allah’a yalvarıyorlardı.
Bütün bunları Milli Görüş’ün başarısı için yaptılar. İçimizden her hangi birimizin bu insanların üzerine basarak yükselmesi, ya da böbürlenmesi için değil. 
Sonra para musluklarının başına 100-150 kişiyi geçmeyen emin adamlarımız yerleştirildi. Yeni vergi koymaksızın, ilave gelirler bulmaksızın, istişare ile işleri yürüterek, belediyelerin problemlerini bir bir çözdüğümüz gibi, militanları vasıtasıyla bize saldıran, arabalarımızı yakan, kurşunlayan işçi ve memurlara tüm alacakları ödendi. Artısı Türkiye’de bir ilk olmak üzere ikramiye, yakacak yardımı, aile yardımı gibi yan ödemeler bile yaptık. Memurlara ikramiye verdiğimizden dolayı bu fakir de içinde olmak üzere, çoğumuz mahkemelerde süründürüldük.
Sayın Başbakan bunları unutmuş olabilir mi? Ben yaptım, ben ettim, ben tedbir aldım, ben emir verdim, derken o gün bu fedakarlığı yapmış olan ve halen Milli Görüş gömleğini iftiharla taşıyan bu vefakar ve fedakar insanları incittiğinin farkında değil midir? Birinci tekil şahıs zamiri ile, ben ben sözünün; “Yeryüzünde böbürlenerek yürüme!” ayeti ile bağdaşmadığını bilmeyecek kadar cahil midir? Tek başına bunları nasıl yapmış olabilir? O günün sağcı ya da solcu bir partisinden başkan seçilseydi, o partilerin teşkilat mensuplarını bu ağır ve tehlikeli işlerde bir kuruş ücret ya da tazminat ödemeden çalıştırabilir miydi? Başarılı olma şansı var mıydı?
Belediyecilik Milli Görüş’ün işidir. Kadro işidir, inanç işidir. Tek tek kişilerin işi değil. Davasına inanmış, canı dahil her şeyini ortaya koyarak cihad aşkıyla gayret edecek kadroların işidir. Böyle kadroları olmayanlar, belediyeleri bir rant tarlası olarak görenler, allamei cihan olsalar başarılı olamazlar. Nitekim bu günün belediyelerinin borç batağında debelenmeleri, aynı kaldırımı yılda bilmem kaç defa söküp yeniden yapmaya kalkışmaları, yolsuzluk ve israf batağına sürüklenmiş olmaları, etraflarında fedakar teşkilatları değil, “iş” bekleyen mensuplarınca ablukaya alınmış olması başka türlü nasıl izah edilebilir?
Ben o günkü olanları, özetin özeti olarak anlattım. Şayet Başbakan isterse, hangi teşkilatın hangi caddelerde görevlendirildiğini, hangi kardeşimizin kurşunlandığını, kimlerin dövüldüğünü, kimlerin araçlarının yakıldığını, devrildiğini, yuvarlandığını tek tek anlatabilirim. Tüm kayıtları tarafımdan tutulmuştur. Sonraki aylarda ve yıllarda o günkü fedakar ve vefakar teşkilatımızın hangi konularda belediyelerimizin başarısı için neler yaptığını. Sayfalarca… Ama buna gerek yok sanırım. Sayın Başbakan’ın bu şekilde incittiği kardeşlerimiz hala hayatta, hala davasına sadık ve o olaylara şahittirler.
Bu sözlerim Sayın Başbakan’a iyilik için söylenmiştir. Şu ölümlü dünyada yanlış söylemlerini ve hareketlerini düzeltmelidir.

GURUR

Dur,
Gurur
Savurur.
Yere vurur.
Olursun mağdur.
Şeytandı en mağrur,
Bu yüzden oldu menfur.
Gurur hastalık doğurur.
Bunun en doğrusu da şudur:
Tevazu... Kula yakışan budur.

Ekrem Şama
[email protected]

Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.